Miting Meydanları Manzaraları

Düzey Yoksunu Atışmalara Alkışlar  

 

 

Geçen salı günü, genelağdaki gazetelerden gastebursa.com’da bir yazı yayımlandı. Ne zamandır dile getirmeyi istediğim bir konuda en kibarca söylenebilecek şeyleri söylemişti Şakir Çalışkan. Miting Meydanlarında İyice Düşen Seviye başlıklı yazısını siyaset erbabından kim okur kim dinler, o başka, ama ben imzamı atıyorum altına. Ve eminim, yazıyı okuyacak pek çok kişi de benim gibi yapacaktır…

 

Gaste Bursa

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

Bir Düşünürün Gözüyle

Aydınların Sorumlulukları?

 

 

Hürriyet gazetesinden Fatih Çekirge bugünkü yazılarının üçüncüsünde, Amerikalı muhalif düşünür dilbilimci Avram Noam Chomsky’nin bir sözünü aktarmış: “Bir üniversitenin özgür bir topluma yapabileceği en temel katkı, serbest fikir alışverişine, eleştirel analize, deneyciliğe, yeni fikirlerin keşfine, toplumsal sorunların araştırılmasına ve değerlendirilmesine adanmış bir kurum olarak bağımsızlığını korumasıdır. Bunun dışında üniversite özgür değil (değilse -İK) ve kendisini başka güçlerin etkisiyle sınırlarsa kamunun güvenine ihanet etmiş olur…”

 

Rus göçmeni Yahudi asıllı bir aileden gelen Chomsky’nin dedikleri, hem Çekirge’nin yazısında dile getirilen duruma hem de köşe başlarına ‘kiosk’* kondururcasına girişilen ‘üniversiteleşme hareketi’nin yol açtığı olumsuzluklara merhem olacak bir öğüt. Çekirge, güzel bir anımsatma yapmış…

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

“Yerli Mal Yurdun Malı”

Hiç Kimse Onu Kullanmamalı!

 

 

Yine içimi acılara boğarak gelip geçti… Ne zamandır böyle oluyor. Oysa o, çocukluğumun, sonra da öğretmenliğimin ilk birkaç yılının tatlı bir haftasıydı. ‘Yerli Malı Haftası’ derdik… Yaşı altmışa ulaştı… Yıllandıkça değerleneceğine anlamsızlaştı… Onu elbirliğiyle hurdaya çıkardık: artık eli ayağı tutmuyor… Oysa ne umutlarla doğmuştu içimize.

 

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

23 Nisan’ın Öngününde

  

Ayın Yazısı*

  

Dil Derneği yeni bir yaşını daha kutluyor… Doğumu, 22 Nisan 1987. Üyesi olma onuruna eriştiğim bu aydınlık derneğin, türlü zorluklar içinde göstermiş olduğu başarılarının artarak süreceğine gönülden inanıyorum.  

Öte yandan, Dernek’in yayın organı Çağdaş Türk Dili dergisi de yeni bir cilde başladı. 20’nci yılında okurlarının karşısına yeni bir biçim ve içerikle çıkmış olan Dergi’ye nice yeniliklerle büyüyecek sonsuz bir yaşam diliyorum. 

* 

Dil Derneği Yönetim Kurulu, Dernek’in 21’inci yılı dolayısıyla bir bildiri** yayımladı. Dernek Başkanı Sevgi Özel de Çağdaş Türk Dili’nin son sayısında, 23 Nisan olgusu bağlamında bu doğumu anlattı. 23 Nisan’ın öngününde, İLGİLİK’in Nisan 2008 sayfalarını bu bildiri ile Sayın Özel’in yazısı onurlandırsın istedim.  

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

Öncesi, ‘Yeni Kadın’ ve …

İÇERDEN MIRILDANMALAR*

Alev Alatlı

Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur. Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.

Hint’in kutsal metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem…”(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları, cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir.

Öte yandan, 1900′lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi” kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın.

Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi.

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

‘Tarafsızlık’ın Ölçüsü İyice Kaçtı

Çanak Tutmak…

 TRT (Türkiye Radyo Televizyon Kurumu), radyo ve televizyon yayımcılığı yapmakla görevli tek kamu kuruluşumuz… İşin önemli yanı, TRT’nin, ilgili yasalarla belirlenen niteliğiyle, ‘tarafsız’ bir kamu iktisadi kuruluşu olduğudur.

‘Tarafsız’ sözcüğünü, TRTmiz’in başta gelen niteliğini tanımlayan bir sözcük olarak tırnak içerisinde yazdım. Bakalım bu güçlü kurum, ülkemizi günlerdir sallayan bir konuda bu niteliğini ne ölçüde ortaya koymuş:

TRT, 12 Şubat 2008 günü ‘Gündem’ başlıklı haberleri arasında en başta şu haberi verdi¹

«Başörtüsü Düzenlemesi Çankaya’da

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark