Parlardı Yıldızlar

Ve Mis Kokardı Toprak…

Bu içeriğin devamını oku »

Gereksiz Bir Soru

El Ele Tutuşmalı mı?

El ele tutuşan iki genci mahalleli kovalamış. On iki-on üç yaşlarındaki gence mikrofon uzatılıyor, “sopayla kovaladım” diyor övünerek. Mahalleden soğutmak, kaçırmak istiyorlarmış! TV’deki haber böyle. Yıl 2008, Mayıs’ın 27’si… 

Aklıma geliyor hemen, aslında hiç unutamadığım eski bir anı. 1979 ya da ’80 yılı, aylardan yine mayıs… Yani güzel bir bahar günü. Çocuklarım Onursal ve Dünya küçücük. Ağabeyimin karısı Seda, yeğenlerim Senem ve Onan’la birlikte bize gelmiş. Onlar da küçücük. Çocukları aldık, dışarı çıktık. Boğaziçi görünümünün henüz kapanmadığı, herkesin dolaşabildiği arsaların bol olduğu günler… Çayırlara örtümüzü yaydık, manzaraya karşı oturduk. Arkamızda ünlü semtin karakolu var.  

Çocuklar çevremizde koşuşurken biz de bezelye ayıklıyoruz. Eve dönünce pişirip yiyeceğiz. Bu arada biraz açığımıza gencecik bir çift geldi. Onlar da Boğaziçi’ni seyrediyor; gencin bir kolu sevgilisinin omzunda. Derken arkamızda bir ses gürlüyor… Belli ki gençlere bağırıyor. Ne oluyor demeye kalmadan gençler karakola davet ediliyor! 

Bu içeriğin devamını oku »

Herkesin Bir Kütüphane Anısı Vardır

Kütüphaneler Haftası Deyince…

İşte bir kütüphaneler haftasının daha içindeyiz… Bu ülkede, 1964′ten bu yana, mart ayının son pazartesisiyle başlayan hafta Kütüphaneler Haftası diye kutlanıyor. İlk Kütüphaneler Haftası’nda öğretmendim… Sınıfımdaki iki yaşındaki sınıf kitaplığı da tıkır tıkır çalışmaktaydı.

O kitaplığı, okula ilk geldiğim yıl kurmuştuk. Mayasını ben çalmıştım, kısa sürede iki yüze yaklaşan kitabımız olmuştu. Kitaplık koluna seçilen öğrencilerin kollarına takacakları bandı bir velim işlemişti: açık duran bir kitap… Kol üç öğrenciden oluşuyordu; birisi başkan, birisi başkan yardımcısı, birisi de üyelerarası ilişkiler sorumlusu… Bütün öğrenciler, kitaplığın doğal üyesi. Alınan kitap en çok bir hafta içinde geri getirilecek, diye karar alınmıştı.

Bir kitaplık defteri edinmiştik: kitabı ödünç alanın adı, verildiği tarih, ödünç alanın imzası, kitabın geri geldiği tarih, kitaplık kolu başkanının imzası falan… Bu defteri açarken, öğrencilerime şu anımı anlatmıştım:

Bu içeriğin devamını oku »

Aynıyle Vaki

Anıya Dönüşmüş Bir Klinik Vaka

Her Tıp Bayramı geldiğinde, artık gülüp geçtiğim bir olayı anımsarım. Olay, ülkemizin pek tanınmış üniversite hastanelerinin birinde benim başımdan geçtiydi. Yatan hastaydım…

Yıl 1998, aylardan Mart; nöroloji kliniğinde birtakım tetkiklerim yapılacaktı… Tetkikler arasında anjiyo da vardı. Türlü türlü anjiyo olduğunu daha sonraları öğrenecektim, bana bu yapılacakta, kasıktan geçen büyük damardan giriliyor, verilen özel ilaç yardımıyla beyni besleyen damarların durumu inceleniyormuş. İşlem bittiğinde, hastanın en az yirmi dört ssat sırtüstü yatması ve doku aralarına kan sızmasını önlemek için de damara girilen yere üç kiloluk bir ağırlık konması gerekiyormuş. ‘Ağırlık’ dedikleri, bu işe özel bir kum torbasıymış…

Her neyse, sırası geldi, anjiyomu oldum. Bana da uzun uzun, sıkı sıkı tembih edildi: “Sırtüstü yatacaksın, bacak düzgünce uzatılmış olacak, ayağa kalkmak yok, tuvalete vs.’ye gitmek yok ve ‘ağırlık’ kesinlikle tatbik edilecek!”

Hekimlerin tembihatını harfiyen yerine getirmeye çalışıyorum, ama küçük bir eksiklik var: o üç kiloluk kum torbası yok! Bir türlü bulunamıyor… E ne yapılıyor? İçersinde  soğutulmuş su bulunan, üç-dört parmak kalınlığında, bir buçuk karışa bir karış büyüklüğündeki serum torbasına kum torbası muamelesi yapılıyor.

Bu içeriğin devamını oku »

Ankara’dan Geçmişte Kalmış Küçük Bir Kesit

  

Cumhuriyet’in Çocuğu ve Sinema…

  

Bir sinema makinistinin anılarını öykülediğim küçük bir kitap* yazmıştım; dolayısıyla, Türkiye İş Bankası’nın (TİB), Ankara’nın sinema yaşamında önemli bir yeri olduğunu biliyordum; ama yine de bu işte eksik kalan bir şeyler var gibi geliyordu bana… 

İmdadıma, Anadolu Hayat Sigorta’nın eski genel müdürlerinden değerli dostum Sayın Hasan Eskil yetişti. Eskil, yoğun bir telefon trafiğine girişerek  bana gerekli olan adresi buldu: İsmet Coşkun. Eski bir Türkiye İş Bankası mensubuydu Coşkun ve Banka’nın Ankara Sinema İşleri Türk Limited Şirketi’nde çalışmıştı…

Coşkun’u, Ankara’da evinde ziyaret ettim. On dokuz yılını bu sinemacılık kuruluşuna vermişti… Bir canlı tarihle karşı karşıyaydım.

Bu içeriğin devamını oku »

Bir Başlık, Bir Anı

Bir Garip Orhan Veli…

Geçenlerde bir blog sayfasında bir başlık çıktı karşıma: Bir Garip Orhan Veli…

Bu başlığı, hele de tepeki İstanbul’da Boğaziçi’nde Bir Garip Orhan Veli üstbaşlığını görünce, çok çok öncelere gittim.

1981… Yarımca Belediyesi’nde çalışıyorum o zaman. Yıllar sonra eylemli müzik uğraşlarına merhaba demişim; bu kez, İzmit Musiki Derneği’nin üyesiyim. Nisan’ın 17’sinde bir acı haber bizleri de üzüntülere boğuyor: Şekip Ayhan Özışık ölmüş!… Değerli bir bestecimiz, ardında elli beş yapıt bırakarak göçüp gitmişti işte. Bir müzisyen için pek genç yaştaydı, ellisini yeni doldurmuştu.

O yıllarda, İzmit Musiki Derneği’nin müzik hocası, koromuzun yöneticisi, Mithat Özyılmazel‘di. Laika Karabey ile onun öğrencilerinden Tülin Yakarçelik‘in de öğrencisi olmuş bir akademik hoca… Yakarçelik, Şekip Ayhan Özışık’ın İleri Türk Musikisi Konservatuvarı Derneği‘nden arkadaşı; ve ikisi de Laika Karabey’in öğrencisi… Ben de, büyük bir rastlantı, başında Karabey’in bulunduğu İleri Türk Musikisi Konservatuvarı’nın, Türk Müziği alanında pek önemli yeri olan bu akademik derneğin sıralarında oturma onuruna erişmiş birisiyim. 1955-61 arasında… Yakarçelik’i de Şekip Ayhan Özışık’ı da daha o yıllardan biliyorum, tanıyorum. Böyle rastlantılar, kesişmeler var…

Bu içeriğin devamını oku »