Dilimizin Kurtulmasını Sağlama ‘Noktasında’

 

Medya ve Ötesi…

 

İnal Karagözoğlu

 

 

Bu içeriğin devamını oku »

Bu yazı toplamda 585, bugün ise 1 kez görüntülenmiş.En son 10 03 2010 tarihinde görüntülenmiş.

  • Share/Bookmark

Milli Eğitim Bakanı’na Açık Emektup

 

Sayın Doç. Dr. Hüseyin Çelik

Milli Eğitim Bakanı

 

 

Sizi, Bakanlığınız’ı ilgilendiren bir konuda benden kaynaklanmayan bir nedenle rahatsız etmek zorunda kaldım. Durum böyle de olsa, sizi meşgul etmiş olacağım için baştan özür diliyorum.

Bu içeriğin devamını oku »

Bu yazı toplamda 2011, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.En son 11 03 2010 tarihinde görüntülenmiş.

  • Share/Bookmark

Etmeyin Eylemeyin!

 

Bakın, Âvâz-ı Niyâz Ediyorum

 

 
“Geçti bahar geldi yazın
Turnam senin sunam senin

Sinemi deler avâzın
Turnam senin sunam senin”

Bu içeriğin devamını oku »

Bu yazı toplamda 2683, bugün ise 13 kez görüntülenmiş.En son 11 03 2010 tarihinde görüntülenmiş.

  • Share/Bookmark

Yakışanını Yapmak Gerekir

 

 

İnanılabilemez!…  

 

   

Nasıl anlatacağımı bilmiyorum; üstelik, inanmıyorum kendime.

Bu içeriğin devamını oku »

Bu yazı toplamda 454, bugün ise 1 kez görüntülenmiş.En son 11 03 2010 tarihinde görüntülenmiş.

  • Share/Bookmark

Yüksek Yüksek Tepelerden…

 

Esen Bu Yeller Neleri Neleri de Götürür?

 

 

Çok eskilerde köylerden birinde Zeynep adında çok ama çok güzel bir kız varmış… On altıncı baharında, güzelliği iyice yeşerdiğinde, delikanlının birinin, bir düğünde gördüğü bu kıza gönlü kaymış… Delikanlı, üç günlük uzaklıkta bir köyden, varlıklı bir evin oğluymuş. Uzatmayayım, araya tanıdıklar girmiş, Zeynep’i bu oğlana vermişler. Vermişler, ama gidiş o gidiş, kızcağız tam yedi yıl ne anasını ne babasını ne de kardeşlerini görebilmiş… Kocası olacak, hiç aldırmazmış karısının ailesine duyduğu özleme. Zeynep, bu el köyünde yüksek bir tepeye kurulmuş olan evinin bahçesine çıkıp baba ocağının olduğu yöne doğru kendi yaktığı türküyü çığırararak gidermeye çalışırmış özlemini… Elinden ancak bu gelirmiş:

 

Bu içeriğin devamını oku »

Bu yazı toplamda 298, bugün ise 0 kez görüntülenmiş.En son 11 03 2010 tarihinde görüntülenmiş.

  • Share/Bookmark

Kankalılar Arasında

 

Bir Kankasız Âdem

 

 

Benim kankam yok. Olamazdı da… İki lafın başında bu sözü edenler bana hep itici geldiklerinden, bu bir… Bu yüzden öğrenmeye de heveslenmedim; yalnzca, olsa olsa kan kardeşi demeye geliyordur, diye bir düşünce vardı kafamda, o kadar. Bu düşünce bile uzak durmama yeterdi o şeye, bu da iki… Yani, kan kardeşim de olmadı. Bunu da açıklayayım: pek çok kimsenin okumuş olduğunu sanırım, Ömer Seyfettin’in Ant adlı bir öyküsü vardır, -ilkokulun ortalarındayken okumuştum- işte bu öyküdeki anlatıcınının yerinde olmak hiç istemediğimden kan kardeşim olmadı… Öyküde, anlatıcının kan kardeşi Mıstık, kendilerine saldıran kuduz köpekten kan kardeşini korumak için onun önüne geçer, aldığı ısırıklar sonucunda da o kötü sonla karşılaşır. Ant, şu tümcelerle son bulmakta*:

“Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da çocukluğumu hatırlatır. Belleğimde sonsuz ve mor bir tanyeri ülkesi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve hep, farkında olmayarak sol elimin işaret parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bir küçük yara izi, bence çok kutsaldır. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin, sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen o aslan ve kahraman hayalini görürüm.”

Bu içeriğin devamını oku »

Bu yazı toplamda 371, bugün ise 1 kez görüntülenmiş.En son 11 03 2010 tarihinde görüntülenmiş.

  • Share/Bookmark