10 Nisan Vakası ya da …

31 Mart Yaklaşırken

Bugün ülkemizin basın-yayınında yer alan önemli bir olaya ilişkin başlıkları şöyle özetleyebilirim:

Avrupa heyecanı… / Barroso ve Rehn Ankara’da / ‘Devlet başkanı’ gibi… / Ziyaretin zamanlaması önemli / Barroso TBMM Genel Kurulu’nda konuşacak / TBMM’de Barosso krizi / Muhalefet tepkili

Önce bunalımı geldi, sonra da kendisi: ben bu satırları yazdığım sırada AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, yanında Komisyon’un genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, artık ülkemizdeydi.

Bu muhteremlerin Ankara’yı sebeb-i gelişini anlatacak değilim; başlıkların altına da bakmayacağım. Sanıyorum, AB’ye girdiğimiz gün cebindeki paranın en azından yirmi bin dolara çıkacağı hayalini kuranından benim gibi cebindekiyle yetinmeyi yeğleyenine, milletimizin her ferdi, bu gelişe ilişkin şöyle ya da böyle bir bilgi sahibidir.

İyi de, ne diye bu ‘geliş’le girdim yazıya? Hiiiç… Öylesine… Süs olsun diye.

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

Duayen, Diva ve Femi Muhsin

Üç Tanımlama, Üç Yanlış…

  

İletişim olanaklarının çoğalıp yaygınlaşması güzel bir şey. Bu yöndeki gelişmelerin katlanarak sürmesi de… Dünyamızda durum bu.

 

Bu durum bağlamında ben şöyle düşünmeden edemiyorum: eğer bir ülkenin dünyadaki gelişmelere katkısı yoksa, orada şu iki yoldan birine gidilecektir: ya bu gelişmelerden uzak kalınacaktır ya da hazıra konulacaktır. Her iki olasılık da o ülkenin zarar görmesi sonucuna yol açar.

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

İstanbul’da Şiirli Günler

Şair Milletiz Ama…

İstanbul’da art arda iki şiir şenliği… Ne güzel! Nice şiire konu olmuş olan İstanbul için güzel başlangıçlar…

2006′dan bu yana düzenlenen Uluslararası İstanbul-Beyoğlu Şiir Festivali‘nin üçüncüsü 22-27 Nisan günlerinde, ilki bu yıl düzenlecek olan Uluslararası İstanbul Şiir Festivali de 13-17 Mayıs`ta.

Uluslararası İstanbul-Beyoğlu Şiir Festivali’ni Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü ( TTBE ) ile Beyoğlu Belediye Başkanlığı birlikte düzenliyor. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali’nin sahibi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Festival’in yürütme görevi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı‘nda; dolayısıyla bu şenliğe, on yedi yıl önce bu dairenin Uluslararası İstanbul Şiir Forumu (Poesium) adıyla düzenlediği etkinliğin yeniden doğuşu denebilir.

Ancak…

Her güzel şeyin ardından ‘ama’lı, ‘ancak’lı bir tümce getirme kuralımıza uyarak ben de “Ancak” diyerek aklıma takılan iki şey ekleyeyim:

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

‘Çocukluk’ Yok Olunca…

‘Yeni Çocuk’, Yeni Anlayışlar

  

Bugün Kütüphaneler Haftası bağlamındaki yazımı hazırlarken aklıma geldi, Amerikan yazarı eleştirmen Neil Postman (1931-2003), Çocukluğun Yok Oluşu adlı kitabında, iletişim araçlarının gelişip yaygınlaşması sürecinde çocukluğun nasıl yok olduğunu irdeler. Eğitim ve iletişim kuramı alanındaki çalışmalarıyla da tanınan Postman’ın bu yapıtı için bir ‘sorgulama’ da denebilir.

En azından bir on yıl var, ne zaman birileriyle dünyanın, memleketin durumundan, gidişinden konuşuyor olsam, söz kısa sürede dönüp dolaşıyor, çocukların durumundan yakınmaya geliyor. Hele de karşımdaki bir anne ya da babaysa… Okuldaki başarısızlıktan tutun da bilgisayar bağımlılığına uzanan bir dizi olumsuzluk… Onlara, duruma göre, bildiğim, duyduğum kitapları salık verdiğim de oluyor; ama sonraki karşılaşmalarımda, çoğunun o kitaplardan hiçbirini okumadıklarını anlamam zor olmuyor. Bu acı durum işin bir başka yanı olmakla birlikte, ‘çocuk’ denen varlığın da ‘çocukluk’ denen kavramın da artık o bildiğimiz şeyler olmadığını kabul etmek gerekiyor.

Benim ilkokul öğretmenliği yıllarımda, ‘müfredat programı’nın (okutulacak dersleri ve o derslerde ele alınacak konuları belirleyen izlencenin) sonunda ‘Çocuğun Gelişiminin Ana Hatları’ diye bir bölüm vardı. Öğretmenin her zaman el altında bulundurması gereken bir bilgi özetiydi bu. Kuşkusuz, o günler için geçerli bilgilerdi onlar. Ama bugün?

Çocukluğu, yenidoğan dönemi, süt çocuğu dönemi, oyun çocuğu dönemi, okul çocuğu dönemi, ergen dönemi diye belirlenmiş beş basamağa sıkıştırıp kenara çekilmek artık olmayacak şey…   

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

Herkesin Bir Kütüphane Anısı Vardır

Kütüphaneler Haftası Deyince…

İşte bir kütüphaneler haftasının daha içindeyiz… Bu ülkede, 1964′ten bu yana, mart ayının son pazartesisiyle başlayan hafta Kütüphaneler Haftası diye kutlanıyor. İlk Kütüphaneler Haftası’nda öğretmendim… Sınıfımdaki iki yaşındaki sınıf kitaplığı da tıkır tıkır çalışmaktaydı.

O kitaplığı, okula ilk geldiğim yıl kurmuştuk. Mayasını ben çalmıştım, kısa sürede iki yüze yaklaşan kitabımız olmuştu. Kitaplık koluna seçilen öğrencilerin kollarına takacakları bandı bir velim işlemişti: açık duran bir kitap… Kol üç öğrenciden oluşuyordu; birisi başkan, birisi başkan yardımcısı, birisi de üyelerarası ilişkiler sorumlusu… Bütün öğrenciler, kitaplığın doğal üyesi. Alınan kitap en çok bir hafta içinde geri getirilecek, diye karar alınmıştı.

Bir kitaplık defteri edinmiştik: kitabı ödünç alanın adı, verildiği tarih, ödünç alanın imzası, kitabın geri geldiği tarih, kitaplık kolu başkanının imzası falan… Bu defteri açarken, öğrencilerime şu anımı anlatmıştım:

Benim çocukluğumda Tokat’ta iki kütüphane vardı: biri Halkevi’nin kütüphanesi, biri de Müze’deki kütüphane… Evimizde yığınla kitap vardı, ama kütüphaneye gitmek pek hoşuma gittiğinden, neredeyse iki günün birinde yolum oraya çıkıyordu. Ben, belki yakınlığından, belki de daha zengin ve rahat olduğundan daha çok Halkevi’ninkine gidiyordum. Bu kütüphanenin koca bir defteri vardı, açıldı mı, neredeyse benim öğretmen masasını kaplar… Kitabı eve götürmeye izin veriliyor muydu, bilmiyorum, ama kitabı alırken de geri verirken de bu deftere imza atılıyordu kitabı alanlar tarafından. Her şey iyi hoşken, işte bu imza yüzünden başım derde girdi.

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark

Kütüphaneler Haftası’nda

Herkesin Bir Kütüphane Anısı Olmalı

İşte bir kütüphaneler haftasının daha içindeyiz… Bu ülkede, 1964′ten bu yana, mart ayının son pazartesisiyle başlayan hafta Kütüphaneler Haftası diye kutlanıyor. İlk Kütüphaneler Haftası’nda öğretmendim… Sınıfımdaki iki yaşındaki sınıf kitaplığı da tıkır tıkır çalışmaktaydı.

O kitaplığı, okula ilk geldiğim yıl kurmuştuk. Mayasını ben çalmıştım, kısa sürede iki yüze yaklaşan kitabımız olmuştu. Kitaplık koluna seçilen öğrencilerin kollarına takacakları bandı bir velim işlemişti: açık duran bir kitap… Kol üç öğrenciden oluşuyordu; birisi başkan, birisi başkan yardımcısı, birisi de üyelerarası ilişkiler sorumlusu… Bütün öğrenciler, kitaplığın doğal üyesi. Alınan kitap en çok bir hafta içinde geri getirilecek, diye karar alınmıştı.

Bir kitaplık defteri edinmiştik: kitabı ödünç alanın adı, verildiği tarih, ödünç alanın imzası, kitabın geri geldiği tarih, kitaplık kolu başkanının imzası falan… Bu defteri açarken, öğrencilerime şu anımı anlatmıştım:

Benim çocukluğumda Tokat’ta iki kütüphane vardı: biri Halkevi’nin kütüphanesi, biri de Müze’deki kütüphane… Evimizde yığınla kitap vardı, ama kütüphaneye gitmek pek hoşuma gittiğinden, neredeyse iki günün birinde yolum oraya çıkıyordu. Ben, belki yakınlığından, belki de daha zengin ve rahat olduğundan daha çok Halkevi’ninkine gidiyordum. Bu kütüphanenin koca bir defteri vardı, açıldı mı, neredeyse benim öğretmen masasını kaplar… Kitabı eve götürmeye izin veriliyor muydu, bilmiyorum, ama kitabı alırken de geri verirken de bu deftere imza atılıyordu kitabı alanlar tarafından. Her şey iyi hoşken, işte bu imza yüzünden başım derde girdi.

Bu içeriğin devamını oku »

  • Share/Bookmark