10 Nisan Vakası ya da …

31 Mart Yaklaşırken

Bugün ülkemizin basın-yayınında yer alan önemli bir olaya ilişkin başlıkları şöyle özetleyebilirim:

Avrupa heyecanı… / Barroso ve Rehn Ankara’da / ‘Devlet baÅŸkanı’ gibi… / Ziyaretin zamanlaması önemli / Barroso TBMM Genel Kurulu’nda konuÅŸacak / TBMM’de Barosso krizi / Muhalefet tepkili

Önce bunalımı geldi, sonra da kendisi: ben bu satırları yazdığım sırada AB Komisyonu BaÅŸkanı Jose Manuel Barroso, yanında Komisyon’un geniÅŸlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, artık ülkemizdeydi.

Bu muhteremlerin Ankara’yı sebeb-i geliÅŸini anlatacak deÄŸilim; baÅŸlıkların altına da bakmayacağım. Sanıyorum, AB’ye girdiÄŸimiz gün cebindeki paranın en azından yirmi bin dolara çıkacağı hayalini kuranından benim gibi cebindekiyle yetinmeyi yeÄŸleyenine, milletimizin her ferdi, bu geliÅŸe iliÅŸkin şöyle ya da böyle bir bilgi sahibidir.

Bu içeriÄŸin devamını oku »

Duayen, Diva ve Femi Muhsin

Üç Tanımlama, Üç Yanlış…

 

 

 

 

İletiÅŸim olanaklarının çoÄŸalıp yaygınlaÅŸması güzel bir ÅŸey. Bu yöndeki geliÅŸmelerin katlanarak sürmesi de… Dünyamızda durum bu. Bu durum baÄŸlamında ben ÅŸöyle düÅŸünmeden edemiyorum: eÄŸer bir ülkenin dünyadaki geliÅŸmelere katkısı yoksa, orada ÅŸu iki yoldan birine gidilecektir: ya bu geliÅŸmelerden uzak kalınacaktır ya da hazıra konulacaktır. Her iki olasılık da o ülkenin zarar görmesi sonucuna yol açar. Bir ülkenin dünyadaki geliÅŸmelere katkısının olmaması ne demek? O ülkenin insanlarının bilgi ortalamasının dünya ölçülerine göre düÅŸük olması demek. Sözü uzatmadan sonuca bakalım:

  • GeliÅŸmelerden uzak kalınmışsa, o ülke, eninde sonunda geliÅŸmiÅŸ ülkelerin egemenliÄŸine girecektir. Åžöyle ya da böyle…
  • Hazıra konma yolu seçilmiÅŸse,

- Beyin göçü, - Bilgi ortalamasının daha da düÅŸmesi, - Kimlik yitimi, - Yüksek parasal giderler, - Borçlanma, - vb. ….. Bu olguların doÄŸuracağı sonuç da -ÅŸu ya da bu biçimde- geliÅŸmiÅŸ ülkelerin egemenliÄŸine girmek… İki yol da aynı yere çıkıyor. * Bu karanlık görünümün ağırlığını bilmem dağıtır mı, bir ülke için kötü sonuçlara yol açan olgulardan sıraladığım birinin, bilgi ortalamasının git gide düÅŸmesinin, örneÄŸin, kültür alanındaki gülünç yansımalarından üç örnek vermek istiyorum. Bunlar yalnızca birer sözcük… > İlki duayen sözcüÄŸü… Fransızcadan gelmiÅŸ dilimize. Bu dilde doyen biçiminde yazılıyor, duayen diye sesletiliyor. Biz de böyle söylüyoruz. Birkaç anlamı var: dekan; bir ülkedeki diplomatların kıdemce baÅŸta olanı; bir topluluÄŸun en yaÅŸlı üyesi, baÅŸta gelen üye, en kıdemli kiÅŸi, bir meslekte kıdemce baÅŸta olan kiÅŸi. Biz duayen sözcüÄŸünü bunlardan daha çok sonuncusu için kullanıyoruz; Türkçesi baÅŸeski, aksakal. Buraya kadar iyi; rezalet ölçüsündeki gülünçlük ÅŸurada: bu sözcüÄŸü kullanacak denli söz sahibi olması, bilgili olması gerekenler çıkıyorlar tv’lere, kimi kiÅŸileri bu sözcükle konumlandırıyorlar! Hem de, örneÄŸin, "… müziÄŸinin duayenlerinden" diyerek… Oysa, bu sözcük, bir alanda ancak bir tek kiÅŸi için kullanılabilir. İş bu kadarla kalsa yine iyi… Bizde, dua okuyan, dua eden anlamında a harfleri uzun okunan duahan diye bir sözcük vardır ya, bizim ‘söz sahibi/bilgili’ (!) muhteremler ne yapıyorlar? Duayenler demekle yetinmiyor, bir de duahan der gibi a’yı uzatıyorlar… > İkincisi diva. Bu sözcük, daha çok hanım ses ve sahne sanatçılarına verilen bir unvan olarak nerdeyse bütün dillere İtalyancadan gelmiÅŸ… ‘İ’ harfi uzun olarak sesletiliyor; kökeni Latince divus sözcüÄŸü. Divalığa deÄŸer görülmek için, olaÄŸanüstü üne ulaÅŸmış olmak, tapılacak denli hayranlık kazanmış olmak ve halk tarafından çok sevilip sayılmak gerekiyor. ÇoÄŸu kez bu özellikler de yetmez: mesleÄŸinde disiplinli, özverili ve üstün kiÅŸilikli olmak da gerekir. Bu unvan ilk kez ünlü İtalyan dramatik soprano Guiditta Pasta‘ya (1798-1865) verilmiÅŸ. Dünyaca tanınan bir diva da Türk soprano Leyla Gencer… Gencer bu unvana, özellikle Donizetti ile Verdi‘nin operalarındaki baÅŸrollerde gösterdiÄŸi baÅŸarının yanı sıra kiÅŸiliÄŸiyle de deÄŸer görülmüÅŸtü. Bu baÅŸarının öyküsünü, Zeynep Oral‘ın kaleminden soluÄŸumu tutarak izlemiÅŸtim (Leyla Gencer/Operanın Türk Divası; Sevda Cenap And Müzik Vakfı, 1995). Evet, o yıllarda bizden de bir diva çıkmıştı… Bugün? Bugün, beyazcama sinek konsa, bir divaya deÄŸme olasılığı düÅŸük deÄŸildir. > Bence, iÅŸin doruk noktasını, bir önemli sözün son dönemdeki laf ola beri gele kullanımı oluÅŸturuyor. Söz, femi muhsin. Biliniyordur, eski yazımı fem-i muhsin olan ve dilimizde daha çok femi muhsin diye iki sözcüklü olarak söylenip yazılan bu söz öbeÄŸi, Farsça fem (ağız) ve Arapça muhsin (iyilikte, bağışta bulunan, ihsan eden) sözcüklerinden oluÅŸan bir sıfat tamlaması… İhsan edici bir ağız demek oluyor. Bu tamlamayı dilimize, ihsan edici, güzel bir ağız diye de çevirebiliriz; ancak, buradaki güzel  sıfatı, yetkin, usta demek; ağız da, öÄŸreten, öÄŸretmen, bilgiyi aktaran anlamındadır. Mecaz anlamlar bunlar… Ve yalnızca Türk müziÄŸi çevrelerinde kullanılan bu kavram/nitelendirme, öÄŸretmenlik basamağına yükselmiÅŸ usta müzikçiler için kullanılır(mış). Yani, bu tamlamayı, birisinin aÄŸzının güzel olduÄŸunu belirtmek için kullanmak yanlış. Birisinin aÄŸzının güzel olduÄŸunu belirtmek, deyince de, Dede Efendi‘nin "Yine bir gül-nihâl aldı bu gönlümü / Sîm-ten, gonca-fem, bî-bedel ol güzel" diye baÅŸlayan rast ÅŸarkısını anımsamamak olur mu? Gonca-fem… Eskilerin, gonca gibi güzel ağızlı demek için kullandıkları tanımlama buydu. Peki, müziÄŸimizin usta-çırak iliÅŸkisine de dayanan öÄŸretilme/öÄŸrenilme sürecinde önemli yeri olan bu femi muhsin kavramı/deyimi nasıl oluyor da laf ola beri gele’ durumuna düÅŸürülüyor? ÖrneÄŸin, bir ÅŸarkı söyleme yarışmasında yarışmacılardan birisinin seslendirdiÄŸi parçayı temiz bir sesle çok güzel okuduÄŸunu/yorumladığını belirtmek için kullanılarak! Hem de divalığa soyundurulmuÅŸ birilerince…   Yeri gelmiÅŸken, femi muhsin sözünün doÄŸru kullanılışına bir örnek vereyim: genelaÄŸda Biyografi Net alanında Münir Nurettin Selçuk‘a iliÅŸkin bilgiler arasında ÅŸu tümce de var: "Üstadın hocalarından biri Üsküdarlı Bestenigâr Ziya Bey’di. Ziya Bey, geleneÄŸin icra üslubunu çok iyi özümlemiÅŸ gerçek bir ‘femi muhsin’, yani eski musikinin güzelliklerini bilen ve öÄŸretebilen ‘ihsan edici, güzel bir ağız’dı". * Oktay Akbal, ikinci büyük savaşın hemen ardından yayımlanan Önce Ekmekler Bozuldu’sunda, savaÅŸ yıllarının İstanbulu’ndan on sekiz-yirmi yaÅŸlarındaki bir gencin sesleniÅŸlerini taşır. SavaÅŸlar bitmiyor… Ve bozulmalar da… Bugün de dünyamız, biçim ve nitelik deÄŸiÅŸtirmiÅŸ bir savaşın kıskacında. İçerisinde yaÅŸadığımızdan ayırdına tam olarak varamadığımız bir savaÅŸ bu. Yukarıda aktarmaya çalıştığım ÅŸeyler, türlü bozulmalara da yol açan bu savaşın çirkin yüzlerinden yalnızca birinden birkaç ÅŸey… Yaşını başını almış birisinin çığlıklarından birkaç yankı da denebilir. Gülünç ama en az o kadar da acı birkaç yankı… DiyeceÄŸim, acılardan kurtuluÅŸ yok!

Bu içeriÄŸin devamını oku »

İstanbul’da Åžiirli Günler

Åžair Milletiz Ama…

İstanbul’da art arda iki ÅŸiir ÅŸenliÄŸi… Ne güzel! Nice ÅŸiire konu olmuÅŸ olan İstanbul için güzel baÅŸlangıçlar…

2006′dan bu yana düzenlenen Uluslararası İstanbul-BeyoÄŸlu Åžiir Festivali‘nin üçüncüsü 22-27 Nisan günlerinde, ilki bu yıl düzenlecek olan Uluslararası İstanbul Åžiir Festivali de 13-17 Mayıs`ta.

Uluslararası İstanbul-BeyoÄŸlu Åžiir Festivali’ni Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü ( TTBE ) ile BeyoÄŸlu Belediye BaÅŸkanlığı birlikte düzenliyor. Uluslararası İstanbul Åžiir Festivali’nin sahibi ise İstanbul BüyükÅŸehir Belediyesi. Festival’in yürütme görevi Kültür ve Sosyal İşler Daire BaÅŸkanlığı‘nda; dolayısıyla bu ÅŸenliÄŸe, on yedi yıl önce bu dairenin Uluslararası İstanbul Åžiir Forumu (Poesium) adıyla düzenlediÄŸi etkinliÄŸin yeniden doÄŸuÅŸu denebilir.

Ancak…

Bu içeriÄŸin devamını oku »

‘Çocukluk’ Yok Olunca…

‘Yeni Çocuk’, Yeni Anlayışlar

  

Bugün Kütüphaneler Haftası baÄŸlamındaki yazımı hazırlarken aklıma geldi, Amerikan yazarı eleÅŸtirmen Neil Postman (1931-2003), ÇocukluÄŸun Yok OluÅŸu adlı kitabında, iletiÅŸim araçlarının geliÅŸip yaygınlaÅŸması sürecinde çocukluÄŸun nasıl yok olduÄŸunu irdeler. EÄŸitim ve iletiÅŸim kuramı alanındaki çalışmalarıyla da tanınan Postman’ın bu yapıtı için bir ‘sorgulama’ da denebilir.

En azından bir on yıl var, ne zaman birileriyle dünyanın, memleketin durumundan, gidiÅŸinden konuÅŸuyor olsam, söz kısa sürede dönüp dolaşıyor, çocukların durumundan yakınmaya geliyor. Hele de karşımdaki bir anne ya da babaysa… Okuldaki baÅŸarısızlıktan tutun da bilgisayar bağımlılığına uzanan bir dizi olumsuzluk… Onlara, duruma göre, bildiÄŸim, duyduÄŸum kitapları salık verdiÄŸim de oluyor; ama sonraki karşılaÅŸmalarımda, çoÄŸunun o kitaplardan hiçbirini okumadıklarını anlamam zor olmuyor. Bu acı durum iÅŸin bir baÅŸka yanı olmakla birlikte, ‘çocuk’ denen varlığın da ‘çocukluk’ denen kavramın da artık o bildiÄŸimiz ÅŸeyler olmadığını kabul etmek gerekiyor.

Benim ilkokul öğretmenliÄŸi yıllarımda, ‘müfredat programı’nın (okutulacak dersleri ve o derslerde ele alınacak konuları belirleyen izlencenin) sonunda ‘ÇocuÄŸun GeliÅŸiminin Ana Hatları’ diye bir bölüm vardı. Öğretmenin her zaman el altında bulundurması gereken bir bilgi özetiydi bu. KuÅŸkusuz, o günler için geçerli bilgilerdi onlar. Ama bugün?

Bu içeriÄŸin devamını oku »

Herkesin Bir Kütüphane Anısı Vardır

Kütüphaneler Haftası Deyince…

İşte bir kütüphaneler haftasının daha içindeyiz… Bu ülkede, 1964′ten bu yana, mart ayının son pazartesisiyle baÅŸlayan hafta Kütüphaneler Haftası diye kutlanıyor. İlk Kütüphaneler Haftası’nda öğretmendim… Sınıfımdaki iki yaşındaki sınıf kitaplığı da tıkır tıkır çalışmaktaydı.

O kitaplığı, okula ilk geldiÄŸim yıl kurmuÅŸtuk. Mayasını ben çalmıştım, kısa sürede iki yüze yaklaÅŸan kitabımız olmuÅŸtu. Kitaplık koluna seçilen öğrencilerin kollarına takacakları bandı bir velim iÅŸlemiÅŸti: açık duran bir kitap… Kol üç öğrenciden oluÅŸuyordu; birisi baÅŸkan, birisi baÅŸkan yardımcısı, birisi de üyelerarası iliÅŸkiler sorumlusu… Bütün öğrenciler, kitaplığın doÄŸal üyesi. Alınan kitap en çok bir hafta içinde geri getirilecek, diye karar alınmıştı.

Bir kitaplık defteri edinmiÅŸtik: kitabı ödünç alanın adı, verildiÄŸi tarih, ödünç alanın imzası, kitabın geri geldiÄŸi tarih, kitaplık kolu baÅŸkanının imzası falan… Bu defteri açarken, öğrencilerime ÅŸu anımı anlatmıştım:

Bu içeriÄŸin devamını oku »

Kütüphaneler Haftası’nda

Herkesin Bir Kütüphane Anısı Olmalı

İşte bir kütüphaneler haftasının daha içindeyiz… Bu ülkede, 1964′ten bu yana, mart ayının son pazartesisiyle baÅŸlayan hafta Kütüphaneler Haftası diye kutlanıyor. İlk Kütüphaneler Haftası’nda öğretmendim… Sınıfımdaki iki yaşındaki sınıf kitaplığı da tıkır tıkır çalışmaktaydı.

O kitaplığı, okula ilk geldiÄŸim yıl kurmuÅŸtuk. Mayasını ben çalmıştım, kısa sürede iki yüze yaklaÅŸan kitabımız olmuÅŸtu. Kitaplık koluna seçilen öğrencilerin kollarına takacakları bandı bir velim iÅŸlemiÅŸti: açık duran bir kitap… Kol üç öğrenciden oluÅŸuyordu; birisi baÅŸkan, birisi baÅŸkan yardımcısı, birisi de üyelerarası iliÅŸkiler sorumlusu… Bütün öğrenciler, kitaplığın doÄŸal üyesi. Alınan kitap en çok bir hafta içinde geri getirilecek, diye karar alınmıştı.

Bir kitaplık defteri edinmiÅŸtik: kitabı ödünç alanın adı, verildiÄŸi tarih, ödünç alanın imzası, kitabın geri geldiÄŸi tarih, kitaplık kolu baÅŸkanının imzası falan… Bu defteri açarken, öğrencilerime ÅŸu anımı anlatmıştım:

Bu içeriÄŸin devamını oku »