Çok Ama Çok Üzgünüm…

Ve Bugünlerde Canım Yazı Yazmak Çok İstiyor

Atadan babadan kalma bir evimiz var; kocaaa bahçeli bir ev… Yıllar önce nice yangınlar geçirmiÅŸ, ama temel saÄŸlam kaldığından onarılıp onarılıp oturulmuÅŸ. Rahmetli babam anlatırdı, son büyük yangından sonra iyice onarılmış, içerisinde yeniden rahat bir yaÅŸam sürdürülür duruma getirilmiÅŸ… Pek süslü püslü döşeyememiÅŸler o zamanlar, ama konu komÅŸunun, tanıdıkların imrenerek baktığı bir ev olmuÅŸ. GeniÅŸ bahçesi de… Ben o evde doÄŸdum. Aklım ermeÄŸe baÅŸladığında, baÅŸka hiçbir eve deÄŸiÅŸmeyeceÄŸim sıcak bir yuvamdı artık o. Bugün daha da öyle…

Babamın iki lafın başında bizlere anlattığına göre, evimizin o son yangından kurtarılmasında büyük büyük dedemin emeÄŸi çokmuÅŸ. Büyük büyük ninemin, amcalarımın, teyzelerimin, eniÅŸtelerimin, yengelerimin, dayılarımın, halalarımın da… Kadın erkek, elde kazma kürek, kova kova su taşıyarak söndürmüşler yangını. Ölenler, yaralananlar? “Sorma”, derdi babam; “olmaz olur mu?”

Bir gün rahmetli bizi masanın başına topladı; elinde bir kâğıt… “Bu size vasiyetimdir” deyip o sararmış kâğıdı önümüze koydu. Bu, atamların mirasçılarına aktardıkları vasiyetnameymiÅŸ… Evimizin gelmiÅŸini geçmiÅŸini uzun uzun hikâye eden belge özetle şöyle sona eriyordu: “Aman bu evi daha da güzelleÅŸtirmeye bakın ve sakın ha satmaya kalkmayın, çocuklarınıza bırakın… Ailenin elinden çıkmasın… Sizlerin çoluÄŸunuza çocuÄŸunuza vasiyeti de bu olsun.”

*

Babamın vasiyetnameyi önümüze koymasının üzerinden yıllar yıllar geçti. Bu sürede haliyle mirasçıların sayısı da arttı… Nasıl diyeyim, koca bir aile olduk. İyi güzel de, kimse kimseyi tanımaz oldu… Bir de, ÅŸu var: bu baba yadigârının kullanımında anlaÅŸmazlık çıktı. Koca sülale… Önce, kimisi dedi, arka bahçeyi kiraya verelim, kimisi dedi, yok, ön bahçeyi satalım, falan… Dediklerini de yaptılar… Olanlar bununla kalsa iyiydi; binanın oda oda, kat kat kiraya verilmesini isteyenler de çıktı, en iyisi satmak, diyenler de… İnanmayacaksınız, bu bile yapıldı.

Bu arada dayımların torunları bir olup ne deseler beÄŸenirsiniz, kulaklarımla duydum: neymiÅŸ efendim, o son büyük yangın var ya, bırakılaymış da ev yansaymış… Zaten evi, bahçesiyle birlikte alıp üzerine oturtmayı tasarladıkları büyük binada bize de yer vermeye hazır bir çok zengin sülale varmış… Evi yangından kurtarmanın başını çekti diye büyük büyük dedeme demediklerini bırakmıyorlar. Åžimdi ne güzel rahat rahat yaÅŸayacaklarmış ÅŸayet yangını söndürelim diye ailenin başına geçmeseymiÅŸ rahmetli koca dedem.    

*

Bütün bunlara katlanmak olanaksız… Ama dün olanlar?

Olacağı belliydi. Şöyle baÅŸladı: saÄŸ üst katta oturanlarımız, epeydir, önlerine gelen prize -artık mevsimine göre Allah ne verdiyse- türlü türlü aletler takıyorlardı. Eski püskü ÅŸeyler… Uzatma kabloları falan da cabası. Ara sıra kısa devre yapıyordu bunlar… Aman kardeÅŸim, n’apıyorsunuz, modası geçmiÅŸ iÅŸleri bırakın, deniyordu kendilerine ama dinleyen kim? Dün iÅŸte olanlar oldu, üst katta yangın çıkıverdi. Bizimkiler de hiç oralı deÄŸil: hani, evi yangından kurtarmanın başını çekti diye büyük büyük dedeme demediklerini bırakmayanlar var ya, iÅŸte o takım… Åžaka deÄŸil, atadan dededen kalma eÅŸya kül olacak… Üst katın öbür tarafındakiler de ne yaptılar dersiniz? Yangına dışarıdan müdahale ettiler… Pencereleri kırıp yangına köpük sıktılar.

Bu sefer de bu yangıncılar baÅŸladılar mı size, “Vay efendim, camı çerçeveyi nasıl kırarsınız siz? Yeni taktırdığımız o PVC çerçevelere, ısıcamlara yazık deÄŸil mi? Onlar için elâlemden aldığımız borcu bile daha ödemedik” diye bağırıp çağırmaya…

İtfaiyeciliÄŸi üstlenenler de, “Yahu, içerdeki eÅŸya gidiyordu; üstelik, bizim tarafa da sıçrayacaktı yangın… Ne yapsaydık ya” diyorlar. Ama, dinleyen kim, anlayan kim!?…

*   *   *

Çetin Altan‘ın efsane olmuÅŸ bir yazı baÅŸlığı vardır. Yazısı olmayan bir baÅŸlık: “Bugün Canım Yazı Yazmak İstemiyor“. Ben o baÅŸlığı görenlerdenim. Üniversite öğrencisiydim…

Tarihimize, ‘28-29 Nisan olayları’ diye geçmiÅŸ olan öğrenci eylemleri vardır… 27 Mayıs İhtilali’nin bir ay kadar öncesinde… İşte o olayların ertesi günü, Çetin Altan’ın -sanıyorum AkÅŸam ya da Milliyet’teki- 29 Nisan ya da 30 Nisan 1960 günkü köşe yazısı bu baÅŸlıktan ibaretti.

Yıllar sonra basında görev aldığımda, baÅŸlık atmanın ne denli önemli olduÄŸunu anladım. Ve Altan’a gıpta etmedim desem elbette yalan olur.

Pek çok yazar, yazılarında bu baÅŸlığa gönderme yaptı. Onlardan biri de Yalçın PekÅŸen. PekÅŸen, 2005′te AkÅŸam gazetesinde yazarken 1 Nisan tarihli köşesinde bu baÅŸlığı atmıştı. Türk Ceza Kanunu’nda yapılan ve basın mensuplarına yönelik cezaları da ağırlaÅŸtıran deÄŸiÅŸikliklere deÄŸindiÄŸi yazısının giriÅŸinde PekÅŸen, ÅŸunları anlatnıştı:

“Bugün bazı meslektaÅŸlar gazetelerine yukarıdaki baÅŸlık altında boÅŸ bir bilgisayar sayfası göndermeyi deneyecekler ama yazı iÅŸlerindeki arkadaÅŸlar büyük olasılıkla

-Bayat numara… ÅŸeklinde mırın-kırın edeceklerdir.

Zira her basın mensubunun aklından zaman zaman Çetin Altan’ın yaptığı o numara geçse de, iÅŸin aslına bakarsanız, o bile öyle bir numara yapmamıştır.

Bizzat kendisinden dinledim; o gün yazısını göndermiÅŸ, fakat yazı iÅŸleri müdürü sakıncalı bulmuÅŸtur. Çetin Altan da kızarak ‘Öyleyse bugün canım yazı yazmak istemiyor’ gibilerden bir cevap vermiÅŸtir.

Anlaşılan yazı iÅŸleri müdürü de kızmış ve yazarın cümlesini aynen kullanarak kendisine bir ders vermek istemiÅŸtir.”

*

Yazımı istemeye istemeye noktalıyorum. Üstelik, çok ama çok üzgünüm. Tepedeki yangınlara baktıkça keyif çatıp elleri ovuşturmak olanaklı mı?

Sıra baÅŸlık atmaya geldi; en uygunu, “Bugünlerde Canım Yazı Yazmak Çok İstiyor” olsa gerek.

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 15 Mart 2008

© 2008 İK

RSS besleme.Bu yazı için · Geri İzleme URL

Yorum yap