Aynıyle Vaki

Anıya Dönüşmüş Bir Klinik Vaka

Her Tıp Bayramı geldiÄŸinde, artık gülüp geçtiÄŸim bir olayı anımsarım. Olay, ülkemizin pek tanınmış üniversite hastanelerinin birinde benim başımdan geçtiydi. Yatan hastaydım…

Yıl 1998, aylardan Mart; nöroloji kliniÄŸinde birtakım tetkiklerim yapılacaktı… Tetkikler arasında anjiyo da vardı. Türlü türlü anjiyo olduÄŸunu daha sonraları öğrenecektim, bana bu yapılacakta, kasıktan geçen büyük damardan giriliyor, verilen özel ilaç yardımıyla beyni besleyen damarların durumu inceleniyormuÅŸ. İşlem bittiÄŸinde, hastanın en az yirmi dört ssat sırtüstü yatması ve doku aralarına kan sızmasını önlemek için de damara girilen yere üç kiloluk bir ağırlık konması gerekiyormuÅŸ. ‘Ağırlık’ dedikleri, bu iÅŸe özel bir kum torbasıymış…

Her neyse, sırası geldi, anjiyomu oldum. Bana da uzun uzun, sıkı sıkı tembih edildi: “Sırtüstü yatacaksın, bacak düzgünce uzatılmış olacak, ayaÄŸa kalkmak yok, tuvalete vs.’ye gitmek yok ve ‘ağırlık’ kesinlikle tatbik edilecek!”

Hekimlerin tembihatını harfiyen yerine getirmeye çalışıyorum, ama küçük bir eksiklik var: o üç kiloluk kum torbası yok! Bir türlü bulunamıyor… E ne yapılıyor? İçersinde  soÄŸutulmuÅŸ su bulunan, üç-dört parmak kalınlığında, bir buçuk karışa bir karış büyüklüğündeki serum torbasına kum torbası muamelesi yapılıyor.

Torbayı getiren hemÅŸire hanım, tembihatı yineleyip o ÅŸeyi yanıma bırakıp gitti. Pek belli, hemen oracıkta yatak çarÅŸafı parçasına benzeyen yırtık pırtık bir beze sarılmış… İğreniyorum. Ellemek ile ellememek arasında bir an kararsız kalıyorum, sonra, tembihatın önemi ağır basıyor, anjiyolu kasığımın üzerine yayıyorum o ÅŸeyi…

Basınç uygulanacak yer, aslında avuç içi kadar bile olmayan küçücük bir alan olmalıydı; ama, bu soÄŸuk su torbası koca bir alana yayılıyordu; yani, amaca hiç uygun deÄŸil… Üstelik, kısa bir süre sonra, bulunduÄŸu nazik çevreyi üşütmeye baÅŸlamıştı. Ve kıpırdamadan yatarken denetlenmesi zor oluyordu. Fırsat buldukça hemÅŸire hanıma soruyordum: “Ağırlık duruyor, deÄŸil mi?” Şöyle uzaktan bir bakıp “Evet” diyordu, “duruyor.”

SoÄŸuk su torbalarının biri gidip biri geliyor… Bir süre sonra, dayanamıyor, niye kum torbası deÄŸil de bu soÄŸuk ÅŸeyleri koyuyoruz, diye soruyorum; yanıtı şöyle oluyor: “Evet, aslında kum torbası koyuyorduk, ama inÅŸaat sırasında kayboldu; biz de soÄŸuksu torbası koyuyoruz ki kanamayı önlesin…”

İnşaat? O da ne demek?

Hastane, ben yatmazdan kısa süre önce hayırseverlerin de katkılarıyla elden geçirilmiÅŸmiÅŸ… Nöroloji servisi de… İşte bu arada o kum torbası yitip gitmiÅŸ… Ve zaman zaman üst kattan gelen gürültüler, söz konusu bakım-onarım iÅŸlerinin oralara ulaÅŸmış olmasından kaynaklanıyormuÅŸ. Bana söylenenler buydu.

İnanılır gibi deÄŸil, ama aynıyla vaki…

Peki, servisin kum torbasının inşaata uğramasının bendeki etkisi ne oldu?

14 Mart Tıp Bayramı’na, Bayram’ın anlam ve önemine yaraşır biçimde (!) ÅŸiddetli bir hematomla girdim (hematom, -Fransızcası hématome, bize oradan gelmiÅŸ-damar çatlaması sonucunda organizma içerisinde kan toplanması’ demek): 14 Mart’a birkaç dakika kala hematomumun yarattığı bütün zorluklara karşın, bütün riskleri de göze alarak -aslında, o durumdan sonra yeni bir risk misk de kalmamıştı ya- yerimden kalktım, saat 00:00:05′i gösterdiÄŸi sırada servisimizin nöbetçi hekiminin bayramını kutladım: “14 Mart Tıp Bayramınız kutlu olsun doktor hanım!”

Bu duruma o zaman ne de çok sinirlenmiÅŸtim. Aradan yıllar geçti, artık gülüyorum…

Aynıyla Vaki   

Bu, eskilerin bir sözüydü; sözcükleri, aynı, ile, vaki (a ve i harfleri uzun sesletiliyor [va:ki:]). Dile getirilen bir olayın gerçekten olmuÅŸ olduÄŸunu vurgulamak için kullanırlardı. Elimdeki kaynaklarda madde başı olarak bulamadım. Ama, kullanılışı baÄŸlamlarına bakınca, bu söz kalıbının, ‘aynen olmuÅŸtur, aynen yaÅŸanmıştır’ anlamına geldiÄŸi anlaşılıyor. Bu ‘aynıyle vaki’ sözü, ünlü gazelhan, ÅŸarkıcı Hafız Burhan‘ın (Sesyılmaz) okuyup ünlendirdiÄŸi Makber gazelinde de geçiyor:

“Her yer karanlık, pür nur o mevki…
MaÄŸrip mi yoksa makber mi ya Rab,
Ya habgâh-ı dilber mi ya Rab!
Rüya deÄŸil bu, aynıyle vaki…”

(Madem yeni bir konuya geçtim gibi oldu, bundan sonrasını bir ayraç içerisine alayım: bestecisinin kim olduÄŸunu bulamadığım Makber gazelinin sözleri, Tanzimat Edebiyatımız’ın ünlü ÅŸair ve yazarı Abdülhak Hâmit‘in [Tarhan] Tarık adlı oyunundan alınmıştır. Konusu Endülüs’te geçen oyunda, Hıristiyan bir kız, ÅŸehit olan Müslüman sevgilisine mezarı başında ÅŸiir biçiminde bir ağıt yakar; Makber gazelinin sözleri iÅŸte bu ağıtın bir bölümüdür. Gazele bu adın veriliÅŸi ise, ÅŸiirdeki ‘makber’ sözcüğünden esinlenerek olsa gerek.

Bu konudaki pek ilginç iki ayrıntıyı da aktarayım: İlk kez Hafız Burhan tarafından 1925′te plaÄŸa okunan Makber, ilk iki yılda 100 bine varan satışa ulaşıp bestesi de kendisine mal edilen okuyucusunu üne kavuÅŸturmuÅŸtur. Gazeli kimin bestelediÄŸine iliÅŸkin bilgi bulamadım. Öte yandan, Abdülhak Hâmit’in ‘Makber’ adlı bir ÅŸiiri de var. Åžair bu ÅŸiirinde, eÅŸi Fatma Hanım’ı yitirmenin acılarını dile getirir. Fatma Hanım, Abdülhak Hâmit’in baÅŸkonsolos olarak görev yaptığı Bombay’dan yurda gemiyle dönerlerken uÄŸradıkları Beyrut’ta ölmüştü. Åžiir ÅŸu dizelerle baÅŸlıyor: “Eyvah ne yer ne yar kaldı / Gönlüm dolu ah u zar kaldı / Åžimdi buradaydı gitti elden / Gitti ebede gelip ezelden / Ben gittim o haksar kaldı / Bir köşede tarumar kaldı / Baki o enisi dilden eyvah / Beyrutta bir mezar kaldı / …..”)

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 11 Mart 2008

© 2008 İK

RSS besleme.Bu yazı için · Geri İzleme URL

Yorum yap