Sinema: Bir Sevdanın Adı

“AH O KOKU!…”

9

Günlerden çarÅŸambaydı. Mutlaka çarÅŸambaydı… Cumartesi olamazdı; hele pazar, hiç… Bunun böyle olduÄŸununa yemin ederdi. Çünkü, deÄŸiÅŸmez bir kuraldı: cumartesileri halalara, pazar günleri de büyük amcaya gidilirdi. Her cumartesi, paydostan sonra, okul çıkışı babası onu kapıdan alır, bir faytonla Hacıbayram’daki halalara giderlerdi; en çok küçük halaya, arada bir de büyük halaya…

Annesi, görümlerine pek gitmezdi; yok, eÄŸer ‘başı aÄŸrımıyor’sa ve o da gelecekse, yolculuk, öğle yemeÄŸinden hemen sonra iki faytonla evden baÅŸlardı: annesi, babası, büyük ablası ve ufaklık -babası altı numaraya ‘ufaklık’ derdi- öndeki arabada; o da, küçük ablası ve iki erkek kardeÅŸiyle  arkadaki arabada… Pazarları ise büyük amcaya gidilirdi.

Pazar günlerini iple çekerdi. Yakup Amca mutlaka otomobilini gönderirdi; annesi, ablaları, oÄŸlanlar ve ufaklık, hep birlikte koca arabaya doluÅŸur, Keçiören’in yolunu tutarlardı. ÇiftliÄŸe vardıklarında, sabah kahvaltısı hazır edilmiÅŸ olurdu. Büyük hala, büyük eniÅŸte, hala çocukları Behçet ve ikizler -iki sarışın kız Gülören ile Yıldız- cumartesiden gelmiÅŸ olurlardı. Küçük hala akÅŸama aldırılırdı. Åžahin Amca, küçük amca, arada sırada gelirdi: çoÄŸu zaman “Yine Elazığ’a gitmiÅŸ” olurdu. Babası, o pazar günlerinin çiftlikteki bu büyük aile buluÅŸmasına her nedense, hep öğleye doÄŸru gelirdi.  Çocuk gönlüne göre en keyifli zamanlar, tabii ki sinemaya gittiÄŸi günlerin dışında, -o günlerin apayrı bir tadı vardı- Yakup Amcalar’da geçirdiÄŸi zamanlardı.

8

Okullar baÅŸlayalı bir hafta olmuÅŸtu; bu yıl ikiye gidiyordu. İşte o çarÅŸamba günü, -çarÅŸamba günleri yarım azattı(1)- öğle yemeÄŸini yer yemez soluÄŸu sinemanın önünde almıştı: Hacı’ya gitmiÅŸti; ona diyecekleri vardı. Evvelsi gün Hacı, “Sinemayı haftaya kapatıyoruz” demiÅŸti; geçen yıllardan biliyordu, Hacı, sinema kapanır kapanmaz “memlekete giderdi”. Oysa, Hacı’ya ne de çok anlatacakları vardı… Gördüklerini bir bir ona anlatmalıydı. Ve bu iÅŸi mutlaka o gün yapmalıydı.

Cumartesi günü Hatıç ya da Hatun Hala’ya, -ki bu büyük halaya uÄŸranması bile hiç istemediÄŸi bir ÅŸeydi- pazar günü de Yakup Amca’ya gidecekleri için o günler Hacı’yı göremezdi, akÅŸamları da Hacı’nın birçok iÅŸi olurdu, onu dinlemezdi -üstelik hep kızgın görünürdü- ve pazartesiye de memlekete gitmiÅŸ olacaktı. İşte bu yüzden, Hacı’yı ille de o gün, o çarÅŸamba günü bulmalı, anlatacaklarını anlatmalıydı. Küçüktü müçüktü ama cin gibi bir oÄŸlandı, bütün bunları düşünebiliyordu.

7

Hatıç Hala’ya son gidiÅŸlerinde, Samanpazarı’na gelince arabadan inmiÅŸlerdi. Babası burada bir arkadaşının dükkânına uÄŸramış, oradan da Sulu Han’da tenekeci Ali Usta’ya gitmiÅŸlerdi. Evde konuÅŸulmuÅŸtu, bir dahaki yaz tatilinde Ali Usta’nın yanına verilecekti. Babası, “Åžimdiden konuÅŸmak lazım, sona kalan dona kalır” diyordu.

 Babasının bir sözü vardı: “Okumak ÅŸart” derdi, “ancak, hayata hayatı tanıyarak hazırlanmak lazım. Adam tahsil görmüş, amma ve lakin zor bir vaziyete düşünce apışıp kalıyor. Ne kıymeti var o tahsilin? Siz öyle olmayın!” Hiçbir tatili boÅŸ geçirmemiÅŸlerdi. “Tatil bir hafta”ydı onlar için. Ablaları bile, biçki-dikiÅŸ öğrensinler, nakış öğrensinler, halı-kilim dokumayı öğrensinler diye birilerinin yanına verilirdi. Evde öğrenilen, babası için öğrenme sayılmazdı; “Bir iÅŸi hakkıyla öğrenmek lazımdır, o da bir ustanın yanında olabilir” derdi.

Ali Usta’yı tanımıyor deÄŸildi; bu dükkâna çok gitmiÅŸti. Sobaydı, musluklu tenekeydi, huniydi, … böyle ÅŸeyleri hep ona yaptırırlardı. Bir keresinde de, iki küçük bal kutusu yaptırmışlardı. Büyük ablasının odunluktaki gazyağı tenekeleri arasından seçtiÄŸi pırıl pırıl bir tenekeyi üzerine ispirto dökerek önce bahçede bir güzel yakmışlar, sabunlu sularla yıkadıktan sonra Hatıç Hala’ya giderken Ali Usta’ya bırakmışlardı. Ali Usta, “Aciliyeti varsa ikindiye hazır olur, yoksa akÅŸama” demiÅŸti. “Hayır, hiçbir aciliyeti yoktu” ki, kutuları akÅŸam eve dönüşte almışlardı. Annesi, bunları arada bir koklayarak -birkaç kere de kendisine koklatarak- defalarca yıkamış, bir güzel kuruladıktan sonra da içlerini ufak lazadan seçtiÄŸi petekli balla doldurmuÅŸtu. “Bunlar ‘oÄŸul balı’, tam hocanın aÄŸzına layık” diyordu babası. O kutuları, ‘İstanbul’daki hukuk mektebinde’ hocalık yapan bir askerlik arkadaşına gönderekti.

Ali Usta, öyle “sapına kadar usta bir adam”dı ki, -babası ondan kime söz etse hep böyle derdi- Ankara’ya göçtükleri yıl, soba borularını yeni evlerinin ölçüsüne göre şıp diye uyduruvermiÅŸti. İki de dirsek yapmıştı ki, babası, “Dirsek dediÄŸin iÅŸte böyle olur” demiÅŸti. Bükülen yerleri, babasının ceketinde olduÄŸu gibi kıvrım kıvrımdı.

Elazığ’da öyle miydi ya!.. Çok çirkin dirseklerdi tenekeci Rasim’e yaptırdıkları: geriye doÄŸru şöylemesine bir çıkıntısı olan ekli püklü ÅŸeylerdi; üstelik, ek yerlerinden dumanlar çıkardı. Babası bu duruma çok kızar, “Ulan, iyi ki nalbant olmamış kerhaneci; atı öldürürdü be” derdi. Her seferinde de babasını yatıştırmak annesine düşerdi: “Aman Bey, dert ettiÄŸin ÅŸeye bak! Dirsek iÅŸte… Birkaç gün tüter, sonra kesilir. Hem ben küllü bez yaparım ÅŸimdi ona.”

Allah’tan, babası hemen sakinleÅŸirdi. Onu sakinleÅŸtirip kuzu gibi yapmada annesinin üstüne yoktu. Bir keresinde, Çingene Süleyman’ı, getirdiÄŸi odunlar ıslak diye dövmeye kalkmıştı da, karısının arka bahçedeki bu baÄŸrış çaÄŸrışa içeriden koÅŸup “Salim Bey, ne yapıyorsun, elinden bir kaza çıkacak ÅŸimdi” demesi onu yatıştırmaya yetmiÅŸti. Oysa, araya girmeye çalışan babasını, “Sen karışma” deyip bağırarak bir omuz vuruÅŸuyla öte tarafa itmiÅŸ, sonra da eline geçirdiÄŸi kürekle Çingene Süleyman’ın üzerine yürümüştü. Bu olayın her hatırlanışında, annesi gülerek,”YetiÅŸmeseydim zavallı adamcağızı öldürecekti alimallah” diyecekti.

Boruları vurmaya kalktığında da öyle olmamış mıydı? O zaman çok küçüktü, ama “gayetle iyi” hatırlıyordu (bu söz, büyük halasından kaptığı tek ÅŸeydi): babası, hep sinirlenmesine yol açan soba kurmalarının birinde, bas bas bağırarak attığı tekmelerle boruları darmadağın etmiÅŸ, sobayı odanın taa öbür köşesine fırlatmıştı. Ardından da, hızını alamayıp boruların üzerinde kısa bir süre tepindikten sonra yatak odasına koÅŸup elinde tabanca geri gelmiÅŸti. “Vuracağım ben bu dinine yandığımın borularını” diyordu. Annesi, çocukları hemen oradan uzaklaÅŸtırmıştı. Tabii, o, olay yerinden ayrılmamak için direnmiÅŸti ama nafileydi… Annesi, bir yandan babasına, “Ölümü öp Salim Bey, bir delilik yaparsan” diye bağırırken çocuÄŸu kolundan tuttuÄŸu gibi havaya kaldırmış, kapının dışına bırakıvermisti. Sonra da gidip babasının elinden o kara ÅŸeyi almıştı. Annesinin ne kadar güçlü olduÄŸunu, ilk kez iÅŸte o zaman görmüştü. Annesi, “Hayrola Halisaaanım” diyerek koÅŸup gelen komÅŸulara, “Çılgınlara döndü, neredeyse soba borularını vuracaktı” diye açıklamalarda bulunmuÅŸ, “Ama çıldırmakta haklı bacım: tenekeci Rasim de bir türlü boylarını denk düşüremedi ki iki tane borunun… Adamcağız üç defa gitti geldi… Aslında melaike gibidir benim adamım” diyerek kocasının mahalledeki saygınlığına gölge düşmesini önlemek için elinden geleni yapmıştı.

6

Tenekeci Ali Usta’nın elinden çok iÅŸ gelirdi; saat bile tamir ederdi. Sonra sonra anlayacaktı, babasının Ali Usta’yı beÄŸenip sevmesi, ustalığından da önce, onun ‘feylesof bir zat-ı muhterem’ olmasındandı. Üstelik tamburiydi. Ney de üflerdi ama, millet asıl onu tamburiliÄŸiyle tanırdı. Kalfası yoktu; yardımcısı, oÄŸlu İhsan’dı. Bir de, meslek edinsinler diye yanına verilen bir-iki geçici çırağı olurdu.

Ali Usta, müşterileri hep kendisi karşılardı; eÄŸer dükkândaysa, gelenleri “bizzat karşılamak istediÄŸini” söylerdi. Bu sözleri ileride kim bilir kaç kereler duyacaktı. Ve yine ileride, Ali Usta’nın niye öyle yaptığını çok iyi anlayacaktı. Ali Usta eÄŸer dışarıdaysa, İhsan, o da yoksa çırak, “Buyrun, oturun; ustam ÅŸimdi gelecek” diye hasır iskemleyi gösterir, hemen bir çay söylemeye koÅŸardı.

O gün de, çıngıraklı kapıdan içeriye adım atar atmaz onları karşılayan, her zaman olduÄŸu gibi, arkadaki iÅŸlikten, gözlükleri elinde gelip ilk “hoÅŸ geldiniz”i gülen gözleriyle diyen Ali Usta olmuÅŸtu.

Babasının bir âdeti vardı: birisiyle resmi bir iş görüşecekse, karşısındakilere hep soyadlarını da söyleyerek seslenirdi. O gün de işte öyle konuşmuştu:

“Bak ha, Ali YaÅŸar Usta, oÄŸlum diye demiyorum, zekâvetli bir çocuktur, eli de iÅŸe yatkındır. Seni üzeceÄŸini zannetmem. Buna raÄŸmen, bir ayıbını gördün mü, Allah yarattı demeyeceksin, eti senin kemiÄŸi benim… Demedi deme.”

Sedat, babasının bu sözleriyle baÅŸlayan görüşmeyi, daha dükkâna girer girmez gözlerini çevirdiÄŸi duvarda asılı duran ‘Dünya Güzeli’ resmine bakarak dinlemeye baÅŸlamış, ama kulakları ile bir gözü onlarda, hayal âlemine dalmakta da geçikmemiÅŸti. Ne güzel bir resimdi… “Dünya Güzeli” ile tanıdığı ablalar, teyzeler arasında karşılaÅŸtırmalar yapıyor, nice baÄŸlar kuruyor, onların resimlerini yapacağı günleri düşlüyordu. Bu düşü ilk kez görmüyordu; üç yıl önce, daha dört yaşındayken buraya babasıyla ilk geldiÄŸi gün baÅŸlayan ve her seferinde daha da zenginleÅŸen, gördüğü ilk renkli filmden beri de gittikçe renklileÅŸen bir oyundu bu. Çok kısa sürelere sığdırmaya çalıştığı bir oyun…

Bugünkü düşü, olabildiÄŸince ciddi geçen görüşme boyunca uzunca sürmüştü. Babasının, Usta’nın “sadece gelecek yaza mahsus olmak üzere kendisini geçici çıraklığa kabul ettiÄŸini” bildirmesinin hemen ardından “Hadi bakalım, öp Ustan’ın elini” demesiyle, o renkli dünyasından hemencecik sıyrılmış, iÅŸte, bu yeni ve sevgili çalışma mekânına dönüvermiÅŸti.

5

Artık küçük halaya gidebilirlerdi. Tenekeci çıraklığına kabul edilmiÅŸ olmanın sevinciyle babasının peÅŸi sıra Samanpazarı’ndan Anafartalar Caddesi’ne doÄŸru inerken tam caminin yanından geçiyorlardı ki, Sedat’ın birden hatırına geldi: Hatıç Hala’ya geçen gidiÅŸlerinde, tam karşıdaki koca apartmanın yan duvarına büyük bir resim yerleÅŸtirildiÄŸini görmüştü. O bir sinema afiÅŸiydi; bunu anlamayacak deÄŸildi ya… Ama neydi, nasıl bir ÅŸeydi?! Arabayla hızla geçip gittikleri için iyice seçememiÅŸti. Oysa o, ne zaman Hacı’nın sinemasında yeni bir afiÅŸ asılsa, dibine gidip başını kaldırır, onu uzun uzun incelerdi. Her dafasında da Hacı, “Ne buluyorsun da o kadar çok bakıyorsun be çocuk?!.. Hem, biraz geride dursana… Civciv gibi dikiyorsun kafanı… Ensen aÄŸrımaz mı hiç senin?” diye çıkışırdı. Ama o, yine de afiÅŸlere yakından bakmak isterdi, uzaktan iyi olmuyordu. Zaten sinemayı da hep önlerden seyretmez miydi?

Mahalledeki tek sinema, bu sinemaydı. Adını, mahalleye taşındıkları yaz, daha ilk gidiÅŸinde öğrenmiÅŸti: Sakarya. Elazığ’da da gitikleri bir yazlık sinema vardı, ama öyle pek sık gitmezlerdi. BaÅŸka bir mahalledeydi, evlerine çok uzaktı. Burada öyle mi ya, sık sık gidebiliyorlardı. Ev sahibinin büyük oÄŸlu, ablaları, kardeÅŸleri, bazen de annesi, komÅŸu ablalar, teyzeler…

İki günde bir film deÄŸiÅŸirdi. Babası, öyle her filme gitmezdi, ama “komÅŸu abi ya da ablalarıyla beraber olmak ÅŸartıyla”, onun her filme gitmesine izin veriyordu. İzinleri annesi alırdı; usul buydu. Gördüğü bir filme ertesi akÅŸam bir kez daha gitmek istediÄŸi de olmaz deÄŸildi; böyle durumlarda da babasından izin koparabiliyordu. Ama birkaç keresinde, ya ablaları ya da ev sahibinin oÄŸlu, birinde de hepsi birden, “Biz bir filmi iki defa seyretmek istemiyoruz, sıkılıyoruz” demiÅŸlerdi de izin suya düşmüştü. Bir keresinde de, -gerçi babasından izin çıkmıştı- annesi, “Artık sen fazlaya kaçtın… Her zaman her zaman babana söyleyemiyorum, kızıyor” demiÅŸti.

Çok ama çok sonraları farkına varacaktı, öyle her aklına geleni yapmasına asıl ‘mâni olan’ annesiydi; oÄŸlunun başına kötü bir ÅŸey gelecek diye ödü kopar, onu hep bir ÅŸeylere karşı korumak isterdi.

Ya babası? O, oÄŸlunu düşünmeyen bir baba mıydı? Annesine bakarsanız öyleydi. Niye öyleydi? İçinde anlayamadığı bir çırpıntı, bunu hep düşünür dururdu. Bir gün, onlar mutfakta konuÅŸurlarken kulak misafiri olmuÅŸtu: annesi, “Bak Salim Bey, bu çocuÄŸun başına buyruk yetiÅŸmesinin sebebi sensin; her dediÄŸine ‘peki’ diyorsun. Göreceksin, Necmiye’yle de evlenmeyecek bu; ‘ben istediÄŸim kızı alırım’ diyecek. Ne yaparız o zaman ha?! Söylesene… Ele güne rezil oluruz, rezil… Sonra, ben oÄŸlumu, elâlemin ne idiÄŸi belli olmayan kızları için mi doÄŸurdum?” deyip hüngür hüngür aÄŸlamaya baÅŸlamış, babası da, “Merak etme hanım, ‘olgaç oÄŸlak kıhından belli olur’ demiÅŸler, beyhude laf deÄŸil bu: bir defa bile ishal oldu mu, bir defa bile peklik çekti mi? Kızlar az mı eziyetli büyüdü? Hele ufaklık?! Öbürleri de öyle… Kime çekmiÅŸlerse… Ya su gibi veyahut da taÅŸ gibi; arası yok!.. Hanım, bir kere bu oÄŸlan Hatıç Kadın’ın elinde höllükle büyüdü… Allah razı olsun ondan. Aklı da bizden ziyade maÅŸallah… Necmiye meselesine gelince… Darılma ama güzelim, kabahat sende: ablamın aklına uydun… NeymiÅŸ? Soyu sopu belli bir aileymiÅŸ… Bir beÅŸik kertmesidir tutturdunuz… Hadi, ablam diye ona pek ses edemedim, ama sen?.. Sözüme kulak asmadın, tuttun, hiç hazzetmediÄŸin karının lafına gittin güzelim; bu mevzuda onun kıçıyla oturdun kalktın. Bende hiç mi kabahat yok? Tabii ki var; hastasın diye üzmek istemedim seni. Nasıl olsa bu iÅŸ yürümez, diye pek ses etmedim. İşte, gine de söylüyorum, Allah’ın izniyle hele o günlere bir ulaÅŸsın da, gönlü kimi severse onu alsın. ‘Ne yapalım, devir deÄŸiÅŸti; zorla koynuna sokacak deÄŸildik ya’ deriz, olur biter. Ele güne rezil olurmuÅŸuz… Niye olacakmışız? Hele bu evlilik olsun, rezaleti sen asıl o zaman gör: ‘Ankara gibi bir yerde, mürekkep yalamış adamın ÅŸu yaptığına bak’ diyecek millet. ‘Bir de Hukuk Mektebi’nin idare müdürü olacak!..’ Bilmezler ki iÅŸin esasını… Tabiatiyle eÅŸ-dost seni de ayıplayacak güzelim. Ben sana bir ÅŸey söyleyeyim mi Halisem, iyisi mi, vakit erkenken sen git ablama, açık açık anlat: ‘Bu iÅŸ olmayacak; zaten oÄŸlan da Necmiye lafını duydu mu deliye dönüyor’ de, bitsin gitsin. Yalan da deÄŸil… Baksana, hiç yanlarına gitmek istiyor mu? Bayramlarda bile zorla götürüyoruz. Kıymet Hanımlar bizi defterden silsinler, olsun bitsin” demiÅŸ, kestirip atmıştı. Bunları duyduktan sonra içindeki o çırpıntı yok olmuÅŸtu.

Bu arada dikkat etmiÅŸti, nasıl ki babası, ciddi bir konu görüşürken karşısındakine soyadıyla birlikte sesleniyor, annesi de, önemli bir ÅŸey söylerken babasına her zamankinden farklı sesleniyordu: ‘bey’ sözünün önüne bir de adını ekliyordu; sesi de biraz sert mi çıkıyordu ne? Hele de bir ÅŸeye kızmışsa… Oysa babası, böyle durumlarda annesine hep ‘Halisem’ derdi.

4

O gün onları böyle konuşurken duyunca, çocuk aklıyla ikisine de hak vermişti. Annesini çok seviyordu; evet, bunun hep farkındaydı; işte o gün, babasını da çok sevdiğinin fakına varmıştı. Ama onu, sanki daha bir başka mı seviyordu ne?

Sakarya Sineması’nın adını öğrendiÄŸi akÅŸam, -daha okula baÅŸlamamıştı- hemen küçük ablasına koÅŸmuÅŸ, bir kâğıda sinemanın adını yazdırmıştı. Ablası da, yazmakla kalmamış, yazdığı ÅŸeylerin altlarını çizip “Sa - kar - ya Si - ne - ma - sı” diye uzata uzata okumuÅŸ, ona da birkaç kez tekrarlatmıştı: “Sa - kar - ya” …

Elindeki kâğıda bir süre baktıktan sonra, babasının adını ve soyadını “Sa - lim Sa - raç” diye ablasının yaptığı gibi kendi kendine hecelemeye baÅŸlamış, ardından da ablasından bu dediklerini yazmasını istemiÅŸti. Çok geçmeden bu üç ÅŸeyin de “Sa” diye baÅŸladığını fark edip bu kez de, ablasının karşısına “Bu niye böyle” diye dikilmiÅŸti. Kızcağız da, “Ne bileyim ben? İşte öyle… Deli mi ne?” diyerek omzunu silkip kendi iÅŸine dönmüştü.

Bu duruma çok sevinmiÅŸ, elinde sinemanın adı yazılı kâğıt, odanın içerisinde fırıl fırıl dönmeye baÅŸlamıştı. Ama iki-üç dönmeden sonra, ‘Sakarya Sineması’ yazısındaki yılan gibi ÅŸeylerden kendi adının başında da -adını yazmayı epeydir biliyordu- yalnız adının mı, soyadının başında da olduÄŸunun birden ayırdına varmıştı. Bu kez de dönmeyi bırakıp odanın ortasında zıp zıp zıplayacak olmuÅŸtu da, büyük ablası, “Ne oluyor burada” diyerek ta aÅŸağı kattan koÅŸup gelmiÅŸti. Büyük abla durumu anladığında ‘iyi haber’ hane içerisinde hemen yayılmış, akraba ve taallukata kadar ulaÅŸmış, günlerce halkın dilinden düşmemiÅŸti. Tabii bu arada, mahallede de bu iÅŸi duymayan kalmamıştı; artık herkesler çocuklarına, örnek olarak onu gösterir olmuÅŸtu.

İşte, o günlerde, onun hayal dünyasını sinemanın sınırları belirliyor, belirlemekle kalmıyor, sinema deyince Sakarya Sineması’nı biliyor ve ‘Sakarya’ sözü ile kendisi, babası, soyadları ve sinema arasında ortak bir ‘ÅŸey’ olduÄŸunu sezer gibi oluyordu. Büyükler ise, -bunlar, annesi, ablaları, baÅŸta büyük hala olmak üzere halaları ve amcalarıydı ve burada belirtmekte yarar var, bu düşünce Hatun Hanım’ın eseriydi- onun bu sinema sevdasını, ‘bu isimler arasında esrarengiz bir rabıta olduÄŸu’ biçiminde açıklıyorlardı ve büyük halaya göre, bu çocuÄŸun başına ne gelecekse iÅŸte bu sinema denen gâvur icadı yüzünden gelecekti. Öbürleri tam bu yargıda deÄŸillerse de, evet, bu oÄŸlan ile sinema arasında gizli ve de güçlü bir baÄŸ vardı.

3

Afişe en yakın olacak şekilde kaldırımda durmuş, gözlerini iyicene kısmış olarak o koca binaya asılmış olan resme bakıyordu. Evet, bu bir sinema afişiydi, başka bir şey olamazdı. Ama afişin bu kadar büyüğünü de hiç görmemişti. Kocaman şeyi nasıl yapmışlardı ki?

Asıl merakını çeken, afişte gördükleriydi: başlarına hiç görmediği yassı yassı şapkalar giymiş üç adam vardı; adamların elbiseleri de şapkaları da aynıydı; göğüslerine büyük büyük taşlar bağlanmıştı; geride de, diklemesine yapılmış, sadece yarısı görünen bir gemi resmi vardı. Batıyor olmalıydı.

Geminin ne olduğunu biliyordu. Hiç deniz görmemişti, ama öğretmenleri uzun uzun anlatmıştı; sonra, bazen sinemada da deniz olurdu.

Duvarın tepesinde harekete geçecekmişçesine asılı duran ve sadece kendisinin baktığını sandığı afiÅŸten tam olarak bir ÅŸey anlamıyordu, ama bu elle çizilmiÅŸ resimde kötü ÅŸeyler vardı. İçi sıkılmıştı; o koca koca taÅŸların ağırlığını duyumsuyordu. Elleri göğsünde, donmuşçasına kaldırımın ortasında öyle durmuÅŸ kalmıştı. Çok geçmeden de, o iç sıkıntısı yetmezmiÅŸ gibi, beynine, sinemayla iliÅŸkisi konusundaki kendi sezgileri ile büyük halasının kehanetlerine dayanan söylentilerden kulağına çalınanlar üşüşmüştü. Tam onları çocuk kafasında harmanlamaya baÅŸlamıştı ki, imdadına, babasının, “Yürüsene! Yine ne oldu” sözleri, yetiÅŸmiÅŸti. Hemen kendisine gelmiÅŸ, yürümeye baÅŸlamıştı.

2

Hacı’yı, her zaman olduÄŸu gibi sinemanın bahçesinde sandalyeleri düzeltirken buldu. Gazoz  YaÅŸar’ın yaptığı iÅŸlerde eksik gördüğü ÅŸeyleri kendisi tamamlardı. İşte, yine gazoz ÅŸiÅŸelerinden toplanmayanlar vardı; Hacı onları büfenin önüne yığmıştı. AkÅŸam müşterilerin unuttuÄŸu giysiydi, minderdi, daha bunlara benzer benzemez bir yığın eÅŸya, hâlâ arka duvarın dibinde, atıldıkları yerde duruyordu. Hacı, onları da giÅŸeye götürecek, kilit altına alacaktı. “Bu sıpa” iÅŸini doÄŸru düzgün yapmıyordu. “SütkardeÅŸimin emanetidir” demeyip bir gün haddini bildirecekti.

“Vay yeÄŸenim, gel bakalım!”

 Bahçenin giriÅŸinde giÅŸenin duvarına asılmış olan Åžeyh Ahmet(2) afiÅŸine dalmak üzereydi ki, -her geliÅŸinde ona uzun uzun bakmadan edemezdi- Hacı’nın sesleniÅŸiyle başını çevirip ona doÄŸru yürümeye baÅŸladı.

“Bugün mektep yok mu? Yoksa iÄŸne mi oldunuz?”

“Bugün çarÅŸamba Hacı Amca…” 

Hacı, “Haa, anlaşıldı” deyip, bir sandalyeye dayamış olduÄŸu uzun saplı faraÅŸa yöneldi. FaraÅŸ, bir gazyağı tenekesinden yanlamasına kesilerek yapılmıştı. Teneke eÄŸri büğrü kesilmiÅŸti. Babası görse, kim bilir nasıl söylenirdi.

Evden çıktığından beri çocuk aklıyla, Hacı’ya anlatacaklarına nereden baÅŸlayacağını, dahası, Hacı’nın, onun diyecekleriyle ne kadar ilgileneceÄŸini düşünüyordu ki, gözü faraÅŸa takıldı. Hacı, sapının orta yerinden tuttuÄŸu faraşı, aÄŸzı yukarıya gelecek ÅŸekilde pat pat yere vuruyor, içerisindeki çöpleri geriye oturtmaya çalışıyordu. Bir-iki yutkunuÅŸtan sonra atıldı:

“Hacı Amca, bu faraÅŸ var ya, …”

Sözünü tamamlayamadı; Hacı, onun böyle ‘hiç de üzerine lazım olmayan’ ÅŸeyler hakkında konuÅŸmasının altından ‘ne acayip ÅŸeyler’ çıktığını ve bunların kendisini ne zor durumlara soktuÄŸunu bildiÄŸi için, önlemini almada gecikmedi:

“Bırak sen faraşı maraşı da, git ÅŸu gazoz ÅŸiÅŸelerini kasalara diz. Madem geldin, bir iÅŸe yara. FaraÅŸmış… Altı üstü teneke iÅŸte…”

“Tenekeci Ali …” diyerek sözünü sürdürmek istediyse de, Hacı, “Kes be çocuk!” diye gürledi; “ÅžiÅŸeleri yerleÅŸtir, demedik mi sana!? Veyahut ki yallah evine! Ama bilesin, o vakit bir daha ayağımın altında dolaÅŸmak yok. Makine dairesi de yasak!”

Hacı, onun daha aÄŸzını açar açmaz ‘faraÅŸ’ demesinin, o da yetmezmiÅŸ gibi ‘tenekeci’ falan diye devam etmek istemesinin altında “bir bokluk yattığına” kalıbını basardı. Adı gibi biliyordu, “Bu faraşın aÄŸzı eÄŸri kesilmiÅŸ, niye Tenekeci Ali Usta’ya yaptırmıyorsun” diyecekti. Bal kutusunu az mı dinlemiÅŸti?! Elinden bu kadar geliyordu iÅŸte; daha ne yapsındı? Åžu yaÅŸtan sonra tenekeci olacak hali yoktu ya… Hayır, giderayak bacak kadar bir çocuÄŸa hatalarını söylesin diye fırsat vermeyecekti.

Hacı’nın kendisini ne kadar çok sevdiÄŸini bilirdi. Onun bazen kızmış gibi oyun yaptığının da farkındaydı. Yine de sesini kesip büfeye doÄŸru yürümeye baÅŸladı. Hacı’yı çok seviyordu; onun verdiÄŸi iÅŸleri yapmaktan hoÅŸlanıyordu.

Büfeye doÄŸru giderken, Hacı da onun arkasından bakmaya baÅŸlamıştı; bir yandan da kıs kıs gülüyordu. Nasıl da kesmiÅŸti veledin sesini… Sonra gitti, müşterilerin eÅŸyalarını toparlayıp giÅŸeye yöneldi. Birkaç adım atmıştı ki birden içine bir sancı saplandı: “Acaba incitmiÅŸ miydi sabiyi?” Ne kadar sert görünse de, yüreÄŸi yufka bir adamdı; hemen dönüp gönlünü almalıydı.

ÅžiÅŸeleri dizmiÅŸ tam kasayı kaldırmaya davranmıştı ki, Hacı’nın sesiyle irkildi:

“Hop hop! Sakın kaldırmayasın, göbeÄŸin düşer…”

Başını kaldırır kaldırmaz göz göze geldiler. Bir süre birbirlerine baktılar. Sonra Hacı, eliyle ‘gel’ iÅŸareti yaparak döndü, gidip en yakın sandalyeye oturdu; uzanıp bir sandalye de çocuÄŸa çekti.

“Hadi de bakalım ne diyeceksen!”

Çocuk gözlerinde bir sevinç ışığı parlamıştı. Önce, bir dahaki yaz tatilinde Ali YaÅŸar Usta’nın çırağı olacağını haber verdi. Hacı’yı, makinist Galip’i, sinemayı nasıl çok seviyorsa, o dükkânı da yeni ustasını da öyle seviyordu… Sonra da, koynundan, sarı defterinin ortasından kopardığı bir tabaka kâğıt çıkardı, pantolon cebinden de kamışa takılı küçük kalemini, -ki o kalemi hep yanında taşırdı- bir resim çizmeye baÅŸladı. OlabildiÄŸince coÅŸkuluydu. Bir yandan resmi çiziyor, bir yandan da anlatıyordu:

“Hacı Amca, bu ‘Dünya Güzeli’. Ali Usta’nın orada duvarda asılı. Ama renkli… Büyüyünce ben de ablalarımın böyle resmini yapacağım.”

Hacı, bu kez çocuğu, hiç sesini çıkarmadan ve yaptığı resme görmeyen gözlerle bakarak dinliyordu. Ne bir şey söyleyebilecek ne de bir şey görebilecek haldeydi; çocuğun o masum çırpınışı içine dokunmuştu: belli ki, kendisine bir şeyler anlatmak için koşup gelmişti ve gelir gelmez de ondan azar işitmişti. Ve şimdi de her şeyi unutmuştu. İçinden kendisine lanet okudu; şaka yapayım derken yine işin bokunu çıkarmıştı.

Bütün bunları düşünüyorken bir de gördü ki, çocuk, Arap Hüseyin’in kıraathanesini süsleyen ‘Dünya Güzeli’nin neredeyse ‘aynısının tıpkısını’ çizmekteydi. Evet, onun pek güzel resimler yaptığını biliyordu, ama bu kadarı da olmazdı. Ne zaman ki Sedat, sinema yeniden açılınca faraÅŸları kendisinin yapmak istediÄŸini söyledi, Hacı artık kendisini tutamadı:

“Yaparsın koçum, yaparsın… Ama neyine lazım faraÅŸ yapmak senin? En iyisi ressam ol. Seni Kâzım Usta’nın yanına veririz.”

“Ressam ne Hacı amca?!”

Hacı, ÅŸimdi de kendi aÄŸzıyla ökseye basmak üzere olduÄŸunun ayırdına vardı; biliyordu, çocuÄŸun sorgu suallerinin ardı arkası gelmeyecekti. Ama beklediÄŸi gibi olmadı. Allah’tan ki, “AfiÅŸ yapana ressam denir” dedi de vartayı kolay atlattı: bu sözleri planlı olarak söylememiÅŸti, ama iÅŸte, çocuÄŸun ilgisini, pek meraklı olduÄŸu bir yana çekivermiÅŸti. Oysa o, sadece, “Ben de afiÅŸ yapacağım” dedi, hiçbir soru sormadı, sustu. Hacı, ÅŸaÅŸkınlıklar içindeydi.

Bir süre sessiz kaldılar. Çocuk, ellerini göğsüne bastırmış olduÄŸu halde hiç kıpırdamadan duruyor, geçen cumartesi günü kocaman afiÅŸte gördüklerinin sıkıntısını yaşıyordu; Hacı ise, ÅŸaÅŸkınlıktan sıyrılmaya çabalamaktaydı. Nasıl olmuÅŸtu da bu çocuk susuvermiÅŸti!? Hacı’yı ÅŸaÅŸkınlığa boÄŸan soru buydu.

1

Göğüslerine koca koca taÅŸlar baÄŸlanmış adamları Hacı’ya anlatmaları sona erdiÄŸinde, o resmi gördüğü anda içine oturmuÅŸ olan sıkıntı hafiflemiÅŸ gibiydi.

Hacı bu filme gitmiÅŸti, afiÅŸi de filmi de biliyordu; ama o günkü ‘hadise’den sonra ne anlatırsa anlatsın, artık bu veledin sözünü kesmemeye yemin etmiÅŸ olduÄŸu için, konuÅŸmasını sonuna kadar dinlemiÅŸti. Åžimdi sıra kendisindeydi. O filmin Ulus Sineması’nda oynadığından baÅŸlayarak filmde gördüğü ÅŸeyleri baÅŸtan sona anlattı. O bahriyelilere neler olduÄŸunu da…

Kronştad Bahriyelileri(3) filminde olanlara çok üzülmüştü. Neredeyse ağlayacaktı. Hacı için yapacak bir şey yoktu, film böyleydi. Ama bir şeyler söylemesi gerektiğini de anlıyordu. Biraz düşündükten sonra ne diyeceğini buldu:

“Sen erkek adamsın yeÄŸenim; karılar gibi ne üzülüyorsun? Sonra bunda üzülecek bir ÅŸey yok ki? O kadar makine dairesine çıkmışlığın var, hiç Galip anlatmadı mı sana: bu iÅŸlerin hepsi filim… Adamların bir teki bile ölmedi ki… Ölmüş gibi yaptılar. Filim dediÄŸin kâğıt gibi bir ÅŸey. Hani Galip geçen gün cigarayı deÄŸdiriyordu da puf diye yanıp gidiyordu ya… Hiç, ‘Amanın yandııım’ diye bir ses duydun mu filimden? Hayır, duymadın. Yani, filimin canı yok!.. Sen akıllı bir çocuksun, anladın, deÄŸil mi?”

Hiçbir yanıt vermedi. Ne zaman makine dairesine çıksa, çıkmasına bile gerek yok, yakınına gitse hoÅŸ duygulara kapılırdı. Hacı’nın ‘makine dairesi’ sözleri, onu almış, Galip Usta’nın yanına çıkarıvermiÅŸti. O kokuyu duyuyordu. Yüzünü bir rahatlık kapladı.

Gülümsemeye başlamıştı. Hacı, sözlerinin onu rahatlattığını görerek sevindi; sanki üzerinden ağır bir yük kalkmıştı. Artık ikisi için de söz bitmiş, kendi dünyalarına çekilmişlerdi.

Bir süre sonra Hacı çocukluk günlerinden sıyrılıp sinema bahçesine döndü. Bu işi iyice tatlıya bağlamalıydı; sessizliği bozan o oldu:

“Hadi yeÄŸenim, ÅŸuradan birer gazoz aç da ateÅŸimizi söndürelim.”

Hâlâ tepesinde duyumsadığı teÅŸrin güneÅŸi Hacı’nın içine iÅŸlemiÅŸti, gazozun tam zamanıydı.

* * *

Sedat Bey, yıllar yıllar sonra bütün bunlar da dahil, anılarını anlatırken, yaşamının akışını belirleyen şeyin bir koku olduğunu hep söyleyecekti.

“Ah o koku… Beni ‘sinemacı’ olmaya iten o koku olmuÅŸtur.”

Fikret, artık Sedat Saraç’ı bütün yanlarıyla tanıyordu. Bu otuz küsur yıllık dostunun, 1933 yılında o dört yaşındayken Elazığ’dan Ankara’ya göç ediÅŸlerinden bu yana yaÅŸadıklarını büyük bir heyecanla dinlemiÅŸti. Sedat Bey’in anılar denizinde konu konuyu açıyordu. O denizde, zengin, renkli ve her ÅŸeyden önce ilginç bir yaÅŸam vardı.

Hani Sedat Bey, yaÅŸamına yön veren ÅŸeyin bir koku olduÄŸunu söylerdi ya, bu, bildiÄŸimiz aseton kokusuydu. Basit bir koku… Böyle bir ÅŸey olabilir miydi? OlmuÅŸtu. Bu olgunun Sedat Bey için anlamı neydi? O da bilmiyordu. Aseton kokusu küçük Sedat’ın ilgisini çekmiÅŸ, sinema baÄŸlamında onu makine dairesine tutsak etmiÅŸti, o kadar. Bunun belli bir açıklaması yoktu.

“MeÄŸerse gözlerim miyopmuÅŸ; o zamanlar bilmiyorduk ki gözlüğüm olsun. Bu yüzden hep sinemanın ön kısımlarına otururdum. Ama, film baÅŸlamazdan önce de beÅŸ dakika istirahatte de hep makine dairesinin oralarda olurdum. Oraya yaklaÅŸtım mı, o gün için ne olduÄŸunu bilmediÄŸim bir koku âdeta beni makine dairesine çekerdi. Aseton… Film yapıştırmada kullanılırdı. Derken, film nasıl oynuyor, ses nasıl çıkıyor, çizgi filmler nasıl yapılıyor, afiÅŸleri kim yapar, nasıl yapar, oyuncular, … daha bir sürü ÅŸey… İlk merak ettiklerim bunlardı. Bunları öğrenmek istiyordum. Ve bütün isteÄŸim bir sinemada çalışabilmekti. Bunun için de ne yapmak lazımsa hepsini yapıyordum.”

Sedat Bey hiç dile getirmemiÅŸ oysa da, kendisi, babası, sinema olgusu ve de Sakarya Sineması arasında ortak bir ‘şey’ olduÄŸunu daha beÅŸ yaşındayken sezmiÅŸti: bir ‘s’ harfi… Onu ‘kendisine özgü sinemacılığı’na doÄŸru adım adım yaklaÅŸtıran bu sezdiÄŸi ÅŸey miydi yoksa? Belki…

Ya büyük halasından kaynaklanan ve babası dışında bütün aile büyüklerince paylaşılan düşünce? Onlar, bu ‘s’ harfinden söz etmeseler de, Sedat’ın bu sinema tutkusunu, birkaç ad arasında gizlerle örtülü güçlü bir baÄŸ olduÄŸu biçiminde açıklamıyorlar mıydı?      

*

Sedat, muradına ermek için ilk adımı Sakarya Sineması’nda attı: sekiz yaşında ya var ya yoktu, sabahları tenekeci dükkânına gitmezden önce kardeÅŸiyle geliyor, sandalye düzeltiyorlardı. Küçüktüler müçüktüler ama iÅŸi iyi yapıyorlardı. Hacı da onları akÅŸam sinemaya alıyordu. Bu iÅŸ elbette babasının rızasıyla yapılıyordu. İzni yine annesi almıştı. Ertesi yıl babası arkadaÅŸlarına, “Bizim oÄŸlan makine dairesine terfi etti” demiÅŸti: o artık, makinist çırağı olmuÅŸtu. 1937 Haziranı’nda. “Sinemacılık hayatım Makinist Galip’in beni yanına almasıyla baÅŸladı” derdi.

Sedat, bu genç makinist ile kendisi arasındaki benzer noktayı kısa zamanda görmüştü: Galip Usta, o sıralar, hiç istemediği bir kızla evlendirilmek üzereydi. Ailesi öyle istiyordu: bir beşik kertmesi vardı. Sedat da aynı cendere içinde değil miydi? Başına gelecekleri çocuk aklıyla anlayabiliyordu. Ve bu işi istemediğini bildiği babasını, belki bu yüzden daha başka duygularla da seviyordu. O gök gözlü kızı ortaya çıkaran büyük halasıydı. 

*

Yıllar büyük bir hızla akıp gidiyordu. Sessiz filmlerin yerini iyiden iyiye sesliler almıştı. Gün gelmiş, renklileri yazlıklarda bile görmeye başlamıştı millet. Derken, ortalığı Türkçe filmlerin ardından yerli filmler sarmıştı: anlı şanlı sinemalar, Türkçe filmlerden sonra bunlara da  kapılarını açmıştı.

*

Belli olmuÅŸtu: Sedat’ın mesleÄŸi artık sinemacılıktı. Piyasada sadece makinistlikteki titizliÄŸi ve ustalığıyla deÄŸil, afişçiliÄŸiyle de tanınıyordu. Sevilen sayılan bir ustaydı. Daha yirmi yaşındayken, yeni açacağı sinemasına onu alabilmek için araya tanıdıkları koymuÅŸtu koca patron… Azim Sineması ve aynı çatı altındaki Azmi Bey Pastanesi, anılarının içinde çok ama çok özel bir yere sahip olacaklardı: Sedat, on beÅŸ gün süren ilk evliliÄŸini bu sinemada çalışırken o gök gözlü kızla yapmış, ilk kez burada âşık olmuÅŸ, bu ilk ve son aÅŸkı Salise’yle buradayken evlenmiÅŸ, aÅŸkının meyvesini de yine burada çalıştığı sırada almıştı.  

*

Bir rastlantı mıydı ya da hayatın bir cilvesi mi, yoksa, Hatun Hala’nın ortaya attığı ‘birkaç ad arasında gizlerle örtülü güçlü baÄŸ’ düşüncesi varsayımdan öte bir gerçeÄŸin dile getiriliÅŸi miydi, bilinmez, Sedat Ocak Sineması’nda çalışmaya baÅŸladığı zaman sansür iÅŸi o sinemada yapılıyordu, Azim’e yeni geçmiÅŸti ki, sansür heyeti de iÅŸini artık burada yapmaya baÅŸlamıştı. Ve genç Sedat, taa altmışların sonlarına dek, dışarıdan gelen ve bizde yapılan bütün filmleri görmüş oldu. Bu sansür iÅŸi, onun sinema sanatıyla da ilgilenmesini saÄŸlamıştı; sonunda, bu konuda engin bilgi ve görgü sahibi oldu.

* * *

Fikret, kendi çapında bir gazeteciydi. Bir gün, aklına Sedat Bey’den dinlediklerini yazmak geldi. Ve hemen iÅŸe baÅŸladı.

Fikret’in yazdıkları, âdeta modüler bir yapıda geliÅŸiyordu. Sedat Bey’in yaÅŸamı gibi, günden güne büyüyen, zenginleÅŸen ve renklenen bir öyküydü bu. Yıllar geçiyor, ama o bitmiyordu. ‘Sedat Abi’ -Fikret ona böyle seslenirdi- artık makinislik yapmıyordu ama, sinemayla iliÅŸkisini kesmemiÅŸti. Üçüncü binyıla gelinmiÅŸ, epey de yol alınmıştı; onca teknolojik geliÅŸmeye karşın o, hâlâ seyyar sinemacılık günlerinden kalma ihtiyar Rosner’iyle(4) evinde film seyrederdi. Hem de, her türlü yeniliÄŸi yaÅŸamına dahil etmiÅŸ birisi olarak…

0

O yıl kış pek şiddetli geçiyordu. Fikret yine bir şeyler yazmak için masasının başındaydı. Telefon çaldı. Telefona bakan olmamıştı ki, hâlâ çalıyordu. Birden ayırdına vardı, evde yalnızdı.

Gitti, telefonu açtı; “Evet, benim” dedikten sonra karşısındakini pek bir ÅŸey söylemeden dinledi. SoÄŸukkanlı olmaya çalıştığı anlaşılıyordu. AÄŸzından tek bir sözcük çıktı: “Geliyorum.”

Sonra da aceleyle bilgisayarının başına geçti, aleti açıp ‘Ah O Koku!…’ belgesini çağırdı, ardından Vaughan Williams’ın bir CD’sini takıp dinlemeye baÅŸladı. Serenade to Music’le baÅŸlayan CD’de sıra “Fantasia on ‘Greensleeves’”e geldiÄŸinde de belgenin sonuna inip son bölümlerini okumaya baÅŸladı. Ne zamandır dokunmamıştı. Okudukça anımsıyordu:

“….. Çocuk hiçbir yanıt vermedi. Ne zaman makine dairesine çıksa, çıkmasına bile gerek yok, yakınına gitse hoÅŸ duygulara kapılırdı. Hacı’nın ‘makine dairesi’ sözleri, onu almış, Galip Usta’nın yanına çıkarıvermiÅŸti. O kokuyu duyuyordu. Yüzünü bir rahatlık kapladı.

“Çocuk gülümsemeye baÅŸlamıştı. Hacı, sözlerinin Sedat’ı rahatlattığını görerek sevindi. Sanki üzerinden bir yük kalkmıştı. Artık ikisi için de söz bitmiÅŸti, kendi dünyalarına çekilmiÅŸlerdi.

“Bir süre sonra Hacı çocukluk günlerinden sıyrılıp sinema bahçesine döndü. Bu iÅŸi iyice tatlıya baÄŸlamalıydı; sessizliÄŸi bozan o oldu:

‘Hadi yeÄŸenim, ÅŸuradan birer gazoz aç da ateÅŸimizi söndürelim.’

“Hâlâ tepesinde duyumsadığı teÅŸrin güneÅŸi Hacı’nın içine iÅŸlemiÅŸti, gazozun tam zamanıydı. …..”

Sedat Abi en çok Fransız filmlerini severdi, ama müzik deyince Almanlar’ın üzerine yoktu onun için. Bir de, Lehistanlı ama babası bir Fransız göçmeni olan Chopin’in… Bu İngiliz bestecinin ise ayrı bir yeri vardı onun gönlünde. Hele de bu parçasının… O, aseton kokusunu da, sinemayı da, çizgi romanları da, 16′lık  Rosneri’ni de çok severdi. İşlerine bakan Gül telefonda ne demiÅŸti?

“Eve girince kulağıma bir ses çalındı, gittim baktım, o ufak makine… MeÄŸerse, üzerindeki film çat çat masaya vuruyormuÅŸ. Sedat Bey, masanın yanındaki koltuÄŸunda uyuyup kalmıştı. Yani, ben öyle zannettim. O küçük ÅŸiÅŸe elindeydi.”

*

“Ah o koku!.. Beni sinemaya baÄŸlayan o olmuÅŸtur diyebilirim.”

* * *

Kıştı. Her taraf bembeyazdı. Ve kar yağıyordu.

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 19 Mayıs 2004

______________________

(1) Yarım günlük tatil. (1960 yılından önce, ilkokullarda çarşamba günleri öğleden sonraları ders yapılmazdı, bu saatler türlü eğitsel çalışmalara ayrılmıştı; ancak, bu çalışmalar çoğunlukla yapılmaz, okul fiilen tatil edilmiş olurdu. Öte yandan, resmi kuruluşlarda hafta tatili eskiden cumartesi günleri öğleden sonra başlardı.)

(2) Rudolph Valentino’nun oynadığı 1926 yapımı Åžeyh Ahmet ([Åžeyh] The Sheik) filmi.

(3) Konusunu, Birinci Dünya Savaşı’ndaki  Alman - Rus çarpışmalarından almış olan bir film. AfiÅŸ, Rus denizcilerinin, Alman denizcileri tarafından göğüslerine büyük taÅŸlar baÄŸlanarak denize atıldıkları sahneyi göstermektedir. Fonda, batmakta olan bir Rus savaÅŸ gemisi vardır.

(4) 16 mm’lik Avusturya malı sinema makinesi. Bu tür Rosnerler, 1950-60 yıllarında gezici simemacıların gözdesiydi.

© 2004 İK

RSS besleme.Bu yazı için · Geri İzleme URL

Yorum yap