Zarf ve Mazruf?

Yemenimin Uçları…

Gramofonda bir 78′lik taş plak dönüyor… “Yemenimin uçları / Çıkamam yokuşları / Yârime selam edin / Yedi dağın kuşları…” Münir Nurettin′in sesiyle kulaklarımda: “Heeeey… Heeeeeeeeeey… Heeeeeeeeeeeeeeey, heey…. Aah” diye başlıyor… Bir Edirne türküsü olmalı… Segâh makamında; usulü curcuna.

Türkü sürüyor:

“… // Ah allı yemeni pullu yemeni / Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni / Severler seni // Ben gülü deste bağladım / Desteye beste bağladım / Dün gece yâr hanesinde / O söyledi ben ağladım / Ben söyledim yâr ağladı // Ah allı yemeni pullu yemeni / Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni / Severler seni // Yemenimin yeşili / Ben kaybettim eşimi / Yemenim sende kalsın / Sil gözünün yaşını // Ah allı yemeni pullu yemeni / Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni / Severler seni…”

*

Hep düşünmüşümdür: bu türkü kimin ağzına yakışır? Ya da kim söylüyor olmalı bu türküyü? Sözlerin gelişine bakarsam, delikanlı sevdiği kıza sesleniyor.

Bu seslenişte kaç yemeni var?

Bence iki… Biri delikanlının yemenisi, öbürü de kızınki.

Delikanlı, yemenisi buynunda, kendini ‘yokuş’a vurmuş gidiyor… Besbelli, güç, zor bir ‘yolculuk’/yaşam var önünde: belki, başlık parası kazanmak için gurbet ellere gidiyor, belki de askere… Kız, allı pullu yemenisini sallamakta sevdiğinin ardından.

Erkekte yemeni ne arasın?

Terini silecek.

Belki de yârinin armağanı… Onun kokusunu yanında taşıyor; özleminin gözyaşlarını bu yemeniye dökecek… O da gülleri desteleyip kıza armağan etmemiş miydi? Hem bir de türkü yakıp o demete eklememiş miydi? Hani dün gece, yolculuğun o dayanılmaz öngününde, kızın evinde karşılıklı söyleyerek ağlaştıkları türküyü…

Münir Nurettin’in hıçkırığa kaçan gırtlak nağmeleri ne de yakışıyordu bu türküye…

*  *  *

Yemeni… Buradaki anlamıyla, ‘kalıpla basılmış ya da elle boyanmış, kadınların, kızların başlarına bağladıkları tülbent’… ‘Yazma’ da denir.

‘Yazma’ sözü geçer de memleketim aklıma gelmez mi? ‘Tokat yazmaları’… Memleketimin bu ürünleriyle ne denli övünsem yeridir…

İki özgün betimleme kullanılan Tokat yazmaları… Birine ‘Tokat içi dolusu’, öbürüne ‘Tokat elmalısı’ denen, desenleriyle gönül çelen Tokat yazmaları… Çoğunlukla pamuklu bezlerin, gerektikçe de ipeklilerin üzerine elle çizme ya da kalıpla basma yöntemiyle yapılan yazmalar…

Neredeyse iki günün birinde ‘Yazmacılar Hanı’na gidişlerim… Kulakların çınlasın Erol!…

‘Sanata dayanan’ bu zanaat ürünleri, daha çok hanımların baş bağlamada kullandıkları örtülerin yapımında kullanılırdı; bohça, sofra örtüsü, yorgan yüzü de yapılırdı yazmalardan…

Artık, hızla değişime uğrayan Tokat yazmaları yaşam savaşı veriyor… Ve bugün piyasa, ‘Tokat yazması’ diye dolaşan yapaya dönüşmüş, hiç övünemeyeceğim şeylerle dolu.

*

Gramafondaki plak ‘Yemenimin Uçları’ olunca, aklıma, baş (baş bölgesi) için kullanılan örtme/örtünme araçları geliyor. Eksiği gediğiyle sıralayayım: başörtü (başörtüsü), bere, burka, eşarp, fes, fötr, kar maskesi (balaklava), kasket, kavuk, külah, melon, peçe (nikap), sarık, şapka, türban (genel anlamıyla bir başörtüsü, bizde yeni dönemdeki anlamıyla bir tesettür aracı [sıkmabaş]), yaşmak, yazma (yazmadan yapılmış yemeni), yemeni…

Sıralamayı abecesel yapınca güzelim yemeni en arkada kaldı.

*

Bu arada şunlar da geliyor aklıma: İnsanoğlu, yaratılışından bu yana giyim kuşama büyük önem vermiş… Giyim eşyaları da günden güne güzelduyu (estetik) bakımından, sanatsallık bakımından gelişmiş. Uç örnekleri bir yana bırakıyorum.

İnsanlar, toplumda ayrıcalık kazanmak için de giyim kuşama önem veriyor: hep daha güzelini, daha farklı olanını arıyor… Bu arayışta, karşı cinsin ilgisini çekmenin yadsınamaz payı var. Dolayısıyla ben, İpek Yolu’nu, yalnızca tecimsel açıdan açıklayamıyorum; daha güzel giyim kuşama ulaşma, farklı olma, ilgi çekme isteklerini göz ardı edemiyorum. Bu iki olgu birbirini doğurmuş, birbirini beslemiş. Bu etkileşim, bugün çok ileri bir aşamada…

Bir yerde okumuştum, Fransa’nın 18′inci yüzyıldaki Kırım konsoloslarından ünlü gezgin Charles de Peyssonel, bir yazısında, Fransız kumaşlarına en büyük darbeyi Tokat dokumalarının vurduğunu belirtmiş. O dönemde, yalnızca Kırım, Rusya ve Kafkasya’da satılan bu dokumalar 500 bin top dolayındaymış.

Bu bilgi bize çok şeyler anlatmalı değil mi?

Ama bugün, tecimsel açıdan da açıklayabileceğim bir olguyla daha karşı karşıyayım: bu, güncel anlamıyla ‘türban’. Ona, ‘türban olgusu’ da diyebilirim. Tesettür sanayicilerimiz, ’bugünkü türban’ın anası sayılan Şule Yüksel Şenler′in anıtını dikseler yeridir…

*

“Zarf tamam da mazruf” mu? O biraz karışık işte… Tek bir yazıya sığdırılamaz.

İnal Karagözoğlu

Yarımca, 28 Şubat 2008

 

________________ 

İki açıklama:

1. ‘Zarf’ın ne demek olduğunu bilmeyen yoktur; ama ‘mazruf’ sözcüğü hemen hemen hiç kullanılmıyor günümüzde; ‘zarfın içine konmuş, zarflanmış, zarflı’ anlamına gelen bu sözcüğün dilimizdeki Türkçe sözcükle karşılığı ‘iç, içerik’.
2. Bu anonim türküde geçen ‘yemeni’ sözcüğünün bir anlamı da, ‘erkeklere özgü bir tür hafif ve kaba ayakkabı’. ‘Yemenimin uçları’ dizesindeki ‘yemeni’ sözcüğüyle aslında bu ayakkabıdan söz ediliyor, ama ben, değişik bir yorum yapmak istedim.

Bir de notum olacak okurlarıma: yazının “Münir Nurettin’in hıçkırığa kaçan gırtlak nağmeleri ne de yakışırdı bu türküye…” tümcesine gelince ‘hıçkırığa’ sözcüğünü tıklayıverin o hıçkırığı duymak için… İK

© 2008 İK

RSS besleme.Bu yazı için · Geri İzleme URL

Yorum yap