Bir Sözcüğün Düşündürdükleri
Şubat 27th, 2008 at 21:19 (Deneme, Müzik)
Hicaz İllerine Varınca…
Akşam, dediler, koyda ‘hicaz’ yükselecekmiş,
Gam faslına sevda katan eylül gelecekmiş;
Yaz bitti demek, çek bakalım sahile doğru;
Aşk va’d edip efkâr satan eylül gelecekmiş…
Bu dizeler, İsmâil Bahâ Sürelsan‘nın bir hicaz şarkısının sözleri… Ne zaman yapmış bu besteyi Sürelsan? Otuz bir yıl önce bir ilkbahar günü…
Ve, bir güz günü geldiği bu geçici dünyadan müzik evreninin sonsuzluğuna göçüp gittiğinde, Sürelsan, ‘aşk vaat etse de ancak incinme, acı, yara getiren seksen beş eylül’ yaşamıştı. Mevsim ilkbahardı… Doksan iki yapıt bırakmıştı ardında.
Nedendir bilmem, bizde, günün ‘tutulan’ müzik yapıtları, çoğu zaman onları seslendirenlerin adıyla anılıyor: “Falanca’nın şarkısı”… Bestecisi kim? Sözler kimin? Bilen eden yok! Şükürler olsun, Akşam, Dediler, Koyda ‘Hicaz’ Yükselecekmiş‘i kim yazmış, biliniyor: Reşit Ersan Merhacı. Merhacı’nın pek çok dizesi, pek çok bestecinin gönlünde nice seslerin doğuşuna eşlik etmiş… Ama yine de, el altındaki kaynaklarda onun kim olduğuna ilişkin bilgi yok. Dilerim, bu satırları okuyacaklardan birisi çıkar da bu büyük boşluğu giderir.
*
Makamsal müziğimizde, pek az bestecinin yapıt verdiği ‘kâr-ı natık’¹ denen bir beste biçimi (formu) vardır. Bu, eski bestecilerimizin, ustalıklarını gösterme bakımından büyük önem verdikleri ‘kâr’ denen sözlü anabiçimin bir alttürü… Günümüzde hemen hemen hiç kullanılmayan bu biçimin başta gelen özelliği, -adından da anlaşıldığı gibi- sözlerinin her satırında başka bir makama geçilmesi. Bir örnek vereyim:
Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi, Rast Kâr-ı Nâtıkı’nda yirmi dört makamda dolaşır:
Rast getirip fend ile seyretdi Hümâyı
Düşdü o dem hatıra bir beste rehâvî
Şule gerek nağme-i nikrîze giderken
Vardı gönül pencügâha etdi kararı
Anda durup eyledi mâhûru temâşa
Düm de re lel lâ ile gösterdi nevâyı
Şevk ile uşşâka varıp bu dili mecnun
Eyledi tanbur ile bir nağme beyâtî
Sonra nişâbura kadem bastı o perde
Semt-i nihâvendden alıp ol meh-i tâbı
Bu gece âh ü figanım çıktı nühüftden
Vakd-i sabâya varıcak sardı meyânı
Etdi gönül çare eknûn çârgâh okundu
Aldı ele nâyı heman tutdu dügâhı
Saydı hüseynîde tamam nağmeyi bir bir
Eyleyicek sâzı icrâ devr-i hisârı
Oldu muhayyer o güzel başladı cevre
Bûselik için eyleyicek gizli niyâzı
Kûy-i h(H)icaz(‘)a varıcak pâyine düşdüm
Etdi o şehnâz ile bir gizli nigâhı
Rahât-ül ervâhla kıldı bana mânend-i izzet
Bir kerre koyvermedi ol bestenigârı
Şevk-i ırakla vericek nağmeye revnâk
Evc ile etdi gönül tamam makamı
Hey hey hey hey hey hey yâr yâr
Yelel lelel lelli dost yelel lelel lelli rast
Yâlâ yâlâ tamam makâmı
Tânâ tânâ tamam makâmı
Sözün bir yerinde Kûy-i h(H)icaz(’)a varıcak pâyine düşdüm² demiş adı bilinmeyen şair; Merhacı da, Akşam dediler, koyda ‘hicaz’ yükselecekmiş diyor. Rast Kâr-ı Nâtık’ta, ‘Hicaz’ sözüyle Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere‘yi kapsayan bölgenin belirtildiği çok açık; ve Dede Efendi, sıra şairin Hicaz’a gönderme yaptığı bu dizeye gelince hicaz makamına geçki yapıyor. Sürelsan’ın şarkısındaki ‘hicaz’ sözcüğü ise, ‘hicaz makamı’ anlamında: akşam dediklerine göre, o gece koyda hicaz makamında nağmeler yükselecekmiş…
Bu iki dizedeki ortak sözcüğün bende uyandırdığı düşünceler yalnızca bunlar mı? Bu ‘H(h)icaz’, bakın, aklıma daha neler getiriyor:
- Dede Efendi, hacca gitmişti; hacı olduktan sonra yakalandığı kolera yüzünden Mekke‘de (Kûy-i Hicaz’da) öldü (Yaradan’ın pâyine düştü); mezarı Mekke’de…
- Hicaz makamının ezan geleneğimizde pek büyük yeri var(dı): biz ‘biz’ iken, öğle ezanı sabâ ya da hicaz makamında, ikindi ezanı hicaz makamında, akşam ezanı hicaz ya da rast makamında, yatsı ezanı da hicaz, bayatî, nevâ ya da rast makamında okunurdu; şimdilerde bozulmuş bir Arap ağzı aldı başını gidiyor.
- Hicaz makamının, pek çok yararı arasında, kemiklerin, beynin gelişmesinde etkili olduğu, çocuk hastalıklarına iyi geldiği söylenir; bütün ninnilerimizin bu makamda söylenmesi boşuna değil… Bu makamın, özellikle iki namaz arasında -en çok da ikindi zamanı- etkili olduğu da söylenir.
* * *
Her gün bir yenisinin üretildiği yapay ünlüler çağını yaşıyoruz; ve bu ‘ünlüler’ arasındaki savaşı izlemekten yorgun düşüyoruz. Ben de tutmuş, Dede Efendi’den, İsmâil Bahâ Sürelsan’dan, kârdan, ‘H(h)icaz(’)dan, … söz ediyorum. Kim okur, kim dinler… Oysa, ‘divalığa oturmuş’ birilerinin her dediği alıcı bulmakta. Örneğin, seçici kurulunda yer aldığı adında ‘alaturka’ sözcüğü geçen bir yarışmada başarılı bulduğu yarışmacıları değerlendirirken sık sık harcadığı ‘fem-i muhsin’³ nitelemesi…
İnal Karagözoğlu
Yarımca, 14 Temmuz 2007
_____________
¹ kâr: Far. 1. İş. 2. Eylem; natık: Ar. Konuşan, söz eden, söz söyleyen; açıklayan, bildiren, anlatan; öğreten.
² ‘Kûy’ sözcüğü, geniş anlamda ‘yer’, dar anlamda da ‘köy’ demek; bir anlamı da ‘sevgilinin evi’…
³ Biliniyordur, dilimizde daha çok ‘femi muhsin’ diye iki sözcüklü olarak söylenip yazılan bu söz öbeği, Farsça ‘fem (a. ağız)’ ve Arapça ‘muhsin (s. iyilikte, bağışta bulunan, ihsan eden)’ sözcüklerinden oluşan bir sıfat tamlamasıdır; anlamı, ‘ihsan edici bir ağız’.
Bu tamlamayı dilimize, ‘ihsan edici, güzel bir ağız’ diye de çevirebiliriz; ancak, buradaki ‘güzel’ sıfatı, ‘yetkin, usta’ anlamında; ‘ağız’ da, ‘öğreten, öğretmen, bilgiyi aktaran’ anlamındadır. Yani, bu tamlamayı, birisinin ağzının ‘güzel’ olduğunu belirtmek için söylemek yanlış olur. (Konu ‘femi muhsin’ olunca, Dede Efendi’nin “Yine bir gül-nihâl aldı bu gönlümü / Sîm-ten, gonca-fem, bî-bedel ol güzel” diye başlayan rast şarkısını anımsamamak olur mu? ‘Gonca-fem’… Eskilerin, ‘gonca gibi güzel ağızlı’ demek için kullandıkları tanımlama buydu.)
Peki, Divamız (!) ‘fem-i muhsin’ sözünü hangi anlamda söylüyor? Kullandığı bağlama bakılırsa, bu sözü, ‘yarışmacının, seslendirdiği parçayı temiz bir sesle çok güzel okuduğunu/yorumladığını belirtmek amacıyla’ söylediği anlaşılıyor.
Evet, ‘fem-i muhsin’ sözü bir müzik kavramıdır/deyimidir; ancak, yalnızca Türk müziği çevrelerinde kullanılan bu kavram/nitelendirme, şarkı söyleyenler için değil, öğretmenlik basamağına yükselmiş usta müzikçiler için söylenir. Buna bir örnek vereyim: www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=340 adresinde, Münir Nurettin Selçuk‘a ilişkin bilgiler veriliyor; bu bilgilerin arasında şu tümce de geçmekte: «Üstadın hocalarından biri Üsküdarlı Bestenigâr Ziya Bey’di. Ziya Bey, geleneğin icra üslubunu çok iyi özümlemiş gerçek bir “femi muhsin”, yani eski musikinin güzelliklerini bilen ve öğretebilen “ihsan edici, güzel bir ağız”dı».
Sonuç olarak, Divalı/alaturkalı yapım bir yarışma izlencesidir ve ‘fem-i muhsin’ sıfatının, ‘ağdalı bir dille konuşma hevesiyle’ de olsa -hem de müziğe daha yeni yeni adım atmakta olan yarışmacılar için- kullanılmasının büyük bir yanlışlık olduğu, hem değerlendirme yöntem ve ölçütleri hem de müziğimizin tarihsel gelişimi/gelişi bakımından ortadadır.
Not: Şiirlerdeki Osmanlıca sözcüklerin yazımında, Rast Kâr-ı Nâtık’ta, bu dizelerin şimdiki abecemize aktarıldığı yılların, “Akşam, Dediler, Koyda ‘Hicaz’ Yükselecekmiş”te de bu güftenin yazıldığı yılların noktalama anlayışına uygunluk sağlamaya çalıştım. İK
© 2007 İK