Bütün Derdimiz ‘Şapkalar’ mı Olmalı?
Şubat 24th, 2008 at 22:14 (Yazım Kılavuzu)
Bora’nın Sorusu
Apartman komÅŸum Sefa Bey’in ilköğretim okulu 2′nci sınıfa giden bir torunu var: Bora. Dedesi anlattı, Boracık geçenlerde, ‘mide’ sözcüğünü göstererek demiÅŸ ki dedesine, “Bu, ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor!?”.
Çocuk haklı.
Dede de diyor ki, “‘i’nin üzerine ÅŸapka koymak gerekir”. O da haklı.
*
İlkokuldaki ilk yıllarımı anımsıyorum: 1941, 1942… Okulun ana giriÅŸ kapısından içeriye adım atar atmaz soldaki duvara asılı küçük karatahtaya bakardık. Burada, dilimizdeki kimi yabancı sözcükler ile onların öz Türkçe karşılıkları duyurulurdu. BeÅŸ-on sözcükten oluÅŸan bir dizelge… Bu dizelge çoÄŸu kez her gün yenilenirdi. Birer sarı defterimiz vardı (bilmeyenler için söyleyeyim: ‘samankâğıdı’ denen sarı renkli, ucuz bir kâğıttan yapılan bir defterdi bu), o tahtada verilen sözcükleri bu deftere geçirirdik.
Diyelim, dizelgede ‘birinci teÅŸrin’in karşısında ‘ekim’ yazıyor, büyük bir istek ve coÅŸkuyla artık o sözcüğü kullanmaya bakardık. Öğretmenimiz de derslerde bunların kullanılmasını saÄŸlayacak türlü uygulamalarda bulunurdu. Dilimizin özleÅŸtirilmesi çabalarının ilkokullardaki baÅŸarılı bir aÅŸaması olmuÅŸtur bu uygulama.
*
Åžimdiki abecemizin kabul edilmesiyle (3 Kasım 1928) resmen baÅŸlatılan dilde yenileÅŸme sürecinde şöyle bir söyleme de yer verildi: “Türkçe, söylendiÄŸi gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dildir” ya da, “Türkçe, söylendiÄŸi gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur”. Ben, bunu ilk ve ortaöğrenim yıllarımda hep duydum. Bu söylemle, doÄŸruya yakın bir olgu dile getiriliyordu. Yeni bir abeceye geçiÅŸin ilk yıllarında, dili arındırma/özleÅŸtirme/yenileÅŸtirme ülküsünün eÄŸitim-öğretime yoÄŸun biçimde egemen olduÄŸu bir döneme, hele de Arapça ve Farsçadan arınılan bir döneme pek uygundu bu söylem.
Ancak, yeni bir abeceye geçilmiş olan Türkçe için söyleyişe bağlı bir yazım düzeni ilk bakışta yeterli görülmüşse de, yazım konusunda birtakım sıkıntılarla karşılaşılınca, bunun böyle olmadığı kısa zamanda ortaya çıkacaktı.
Neden böyle olacaktı?
Dilimiz katıksız, karışıksız bir dil deÄŸildi de ondan…
Türkçe, geçmişi çok zengin olan bir ulusun dili. Türkler, tarihleri boyunca türlü uluslarla karşılaşmış, bu uluslarla yoğun ilişkiler, etkileşimler, kaynaşmalar içinde olmuş bir ulus. Dolayısıyla, pek doğaldır, dilimiz de bu etkileşimlerden payına düşeni almış: Türk diline pek çok yabancı sözcük girmiş, bu dilden pek çok sözcük de başka dillere geçmiş. Bu alış-veriş olgusu, bütün diller için bütün zamanlarda geçerli. Bu olgudaki yönü ve niceleği ise, tarafların (ulusların, devletlerin, toplumların, sonuçta dillerin]) türlü bağlamlardaki güçlülüğü belirliyor.
Son yıllarda dilimize Amerikanca’nın buyur edilmesinin baÅŸta gelen önemli nedenlerinden biri de bu deÄŸil mi?
*
Yeni abecemizin ilk yazım kılavuzu olan ‘İmlâ Lûgati’ 1929 tarihini taşıyor. SöyleyiÅŸe baÄŸlı olarak hazırlanmış olan bu kılavuz, türlü uluslarla yaÅŸanan yoÄŸun iliÅŸkilerden, etkileÅŸimlerden, kaynaÅŸmalardan doÄŸal olarak payını almış olan dilimiz için gereken bütün düzenlemeleri içermiyordu, yetersiz kalıyordu. Bu kez, sesletim konusunda (kimi ünlülerin [sesli harflerin] kısa ya da uzun, kimi ünsüzlerin de [sessiz harflerin] ince ya da kalın okunuÅŸu vb.) karşılaşılan sıkıntılara çözümler üretme yoluna gidildi; uzun çalışmalar sonunda, 1942′de, ‘İmlâ Kılavuzu’ çıkarıldı. Ne var ki, bu düzenleme de yetersizdi; bunun yerini 1965′te ‘Yeni İmlâ Kılavuzu’ aldı. Yazım kurallarımız, 1965 kılavuzu temel alınarak 1970 ve 1977 yıllarında yayımlanan kılavuzlarla yeniden ve yeniden düzenlendi.
Yazım kılavuzlarımızın ilki, ‘İmlâ Lûgati’, Milli EÄŸitim Bakanlığı Dil Encümeni’nce hazırlanmıştı; ötekiler Türk Dil Kurumu’nun (TDK) yayınıdır. TDK, bir Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸiyle 1982′de devlet kuruluÅŸuna dönüştürüldükten sonra, 1985′te, ‘İmlâ Kılavuzu’ adlı bir kılavuz daha yayımladı. Bu, 1965, 1970 ve 1977 kılavuzlarına karşı çıkarılmış bir ‘tepki kılavuzu’ niteliÄŸindeydi. TDK, yakın tarihte bu alanda ortaya koyduÄŸu son çalışmasını, ‘Türk Dil Kurumunun güncelleÅŸtirilmiÅŸ İmlâ Kılavuzu’ adıyla kendi veb sitesinde de veriyor.
Dilimize iliÅŸkin yazım kılavuzları bu belirttiklerimle sınırlı deÄŸil. Yukarıda sözünü ettiÄŸim Anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸinin ardından, yazım kılavuzu alanı için çok sayılabilecek sayıda yapıt çıktı. Kabaca, ‘eski TDK yanlıları’, ‘yeni TDK yanlıları’ diyebileceÄŸim kiÅŸiler, kuruluÅŸlar, birbiri ardına kılavuzlar yayımladılar. Ancak, bizim Bora’nın kafasında, onlarca çalışmanın ardından yine de bir soru çengeli (ÅŸimdilik 1) asılı duruyor: “Bu, ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor!?” Ve Boracık, “mide”nin “i”sini kısa seslendirmede kararlı…
*
Bence, gözden kaçırdığımız bir ÅŸey var: Türkçe, öyle, söylendiÄŸi gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dil deÄŸil. Nasıl olsun ki!?… SınırdaÅŸ olduÄŸu, iç içe yaÅŸadığı dillerle olan onca etkileÅŸimden sonra böyle bir ÅŸey beklenebilir mi bir dilden?!… Sürekli olarak deÄŸiÅŸim içinde olan, söyleniÅŸi/sesletimi zamanla deÄŸiÅŸime uÄŸrayan/uÄŸrayacak olan bir dil için ortaya gelenekleÅŸecek yazım kuralları konmalı deÄŸil miydi?.. Bu yapılmadı. Çok önemli iki ÅŸey daha yapılmadı:
1. Öğretim niteliği/düzeyi akademik olmayan öğretim kurumlarında kullanılabilecek Türkçeye özgü bir çevriyazı (transkripsiyon) düzeni;
2. Dilimizin ölçünlü söyleyişi (genel kabul görmüş söyleyişi; standart telaffuzu) konusunda sürekli çalışma ve yayım.
Pek doÄŸaldır, bu iÅŸleri yapmak için bir kurul oluÅŸturmak gerekiyordu; dilbilimcilerden, yazarlardan oluÅŸan bir kurul… Söylemeye gerek var mı bilmem, kuÅŸku yok bu da yapılmadı. Bütün derdimiz neredeyse ‘şapkalar’ oldu!.. Sesleri uzatan, incelten, hem incelten hem uzatan ‘şapkalar’… Bu ÅŸapkaların adını koymada da bir türlü kararlı olamadık: ‘uzatma iÅŸareti’ dedik olmadı, ‘inceltme iÅŸareti’ dedik hiç olmadı, ‘uzatma ve inceltme iÅŸareti’ ya da tersini dedik, bu da olmadı; son olarak, -benim bildiÄŸim- bir de ‘düzeltme imi’ tanımlaması var…
EÄŸer öğretmenlerimizin beyinlerine, “Türkçe, söylendiÄŸi gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur” safsatasını yerleÅŸtirmeseydik, onlar, bunca yazım kural(sızlığ)ı arasında bocalamaz, “Çocuklar, bu sözcük şöyle yazılır, böyle de okunur (söylenir)” der, Bora da dedesinin karşısına dikilmezdi öyle bir soruyla.
*
Bu yazıya ‘havagazı’ diyecekler çıkacaktır. Åžimdi onlar, bir zahmet İstanbul’un HaydarpaÅŸa hattındaki Göztepe tren istasyonuna kadar gitsinler ve ‘Göztepe’ yazısını okuyup ağızlarından çıkan sesleri yine bir zahmet yazıya döküversinler.
Olmuyor deÄŸil mi? “Dilimizdeki harfler, imler yeterli deÄŸil” mi diyeceÄŸiz ÅŸimdi?
Yeni yeni harfler, imler icat etmenin sonu yok.Â
İnal Karagözoğlu
Yarımca, 7 Aralık 2003
© 2003 İK