AteÅŸ Hattı ya da…

İkinci Gençlik Halleri

Bir hatırını sorayım, demiştim, merhaba der demez konuşmama fırsat vermeden atıldı:
- Åžimdi ben de seni arayacaktım!…

Yaşlı komşumun çok heyecanlı olduğu belliydi. Merakla sordum:
- Hayrola abi!… N’oldu?!

Dediklerimi duymadı bile:
- Bu gece, dedi, bir rüya gördüm… Onu anlatmak istiyordum sana.

Dün yine doktora gidecekti; onunla ilgili şeyler anlatacak diye beklerken bir rüya dinleyeceğimi öğrenince gülmeye başladım. Komşum, gülmeme bir anlam verememişti; sesinden alınmışlık okunuyordu.

Kalbi yine baÅŸkaldırmıştı, günlerdir hastanelerle uÄŸraşıyordu; doktoru her seferinde, “Hiç olmazsa bir on gün kadar seni burada takibe alalım” diyorsa da, o, kedilerini yalnız bırakamıyordu bir türlü. Aralık ortalarından beri tek başınaydı; yengeyi Adana’ya yollamıştı. Kaç kez “Biz kedilerine bakarız, sen rahat rahat git yat hastanene” demiÅŸtik, ama bir türlü razı edememiÅŸtik. İnatçının biriydi…

- Rüya mı gördün? Hayırdır inşallah!

Birazcık sakinleşmiş gibiydi; alınmışlığı da silinivermişti; bunu yanıtından anladım:
- Hayırdır hayır… Kötü bir ÅŸey deÄŸil. Hem de seninle ilgili…

- Nasıl yani?…

Güldü. Bir anlık suskunluktan sonra:
- Sırma gibi saçları vardı, dedi… Işıklar saçıyordu…

Belli ki rüyasını anlatmaya aradan bir yerden başlamıştı. Sormadan edemedim:
- Kim abi?

- Saçları saçları!.. Kızın saçları…

Sesinden, sözlerinin akışını kesmiÅŸ olmamdan hoÅŸlanmadığı belli oluyordu. Susmam gerektiÄŸini anlamıştım; bırakayım anlatsındı. Hiç konuÅŸmadan sonuna kadar dinleyecektim… Ne bir soru soracaktım ne bir yorumda bulunacaktım… SusmuÅŸtum.

- Dinliyor musun!?

- Evet, abi, dinliyorum.

Anlaşılan, o konuşurken araya laf sokuşturmam canını sıkıyor olsa da, anlattığı şeye ilgi duyduğumu belli etmemi istiyordu komşum.

- Merak etmedin mi, diye sordu.

- Neyi abi?

- Neyi olacak, kızı tabii ki, dedi. Kız seninleydi!… Romandaki kız yani…

Durum, anlaşılamaz bir yöne kayıyordu.

- Deme abicim, dedim, romanda da olsa, aman, kimse duymasın!

- Yok canım, ikiniz yalnızdınız. Kimse görmedi… Hem rüya dedim ya, endiÅŸelenme.

- Sen görmüşsün ya abi, dedim, yetmez mi?!…

Alınmıştı: Kırk yıllık dostumu bilmez miydim? Anlatmayı kesti. Basbayağı alınmıştı iÅŸte… Åžakaya hiç gelmezdi. Susuyordu.

Seslendim:
- Abi!?…

Ses seda yoktu. Biraz bekleyip sordum:
- Güzel miydi bari?

- Evet.

Sert bir ‘evet’ti bu. Baktım sonrası gelmiyor, belki o ilk heyecanına kavuÅŸur diye kızın yaşını sordum. DoÄŸrusu, arkadaşımın rüyasını ben de merak etmeye baÅŸlamıştım. Tabii romanı da…

- On altı. Hadi bilemedin on yedi…

Durum ciddiydi.

- Güzeldi ha? Ve on yedi yaşında?!…

- Ne diyorsun birader, dedi, güzel de ne kelime!… Melek melek!…

- Bize de öylesi yakışır…

Artık canlanmıştı. Belli belirsiz kıskançlık sezilen bir edayla, ama coşkuyla anlatıyordu artık:
- Nasıl söylesem, sanki ÅŸeffaftı kızın vücudu… İçinden bir ışık yayılıyordu etrafa…

Kendimi tutamayıp sordum:
- Çıplak mıydı!?…

Öylesine kaptırmıştı ki, bu kez duymadı beni. Rüyasını yaşıyordu… Anlatmasını sürdürdü:
- Saçlarına düşen güneÅŸ ışıkları, daha da parlaklaÅŸarak aksediyordu göklere doÄŸru…

- Eyvaah!… Güpegündüzdü, öyle mi, dedim.

Kendi kendime verdiÄŸim sözü unutuvermiÅŸtim… Üstelik, basbayağı dalgaya alıyordum dostumun anlattıklarını. Oysa o kendinden geçmiÅŸ bir durumdaydı. Belli ki pek etkilenmiÅŸti rüyasından… Sözlerimi algılayamıyordu; dedim ya, rüyasını yaşıyordu:
- Sen, bir roman yazmışsın güya. Önce o romanı okuyorum, sonra da kızı görüyorum… Romanın adı ‘AteÅŸ Hattı’ymış… Sen bir kıza âşık olmuÅŸsun da bunu romanında anlatmışsın… Sen evlisin; kızla bir araya gelemeyeceÄŸin için, aÅŸkını, ‘AteÅŸ Hattı’ diye adlandırmışsın. O hattın ne o tarafına geçebiliyormuÅŸsun ne bu tarafında durabiliyormuÅŸsun… Tam üzerindeymiÅŸsin; dediÄŸine göre bıçak sırtındaymışsın… Bana okuyayım diye romanı veriyorsun… İnce bir ÅŸey… Diyorsun ki, “YaÅŸlıyım ama ruh yaÅŸlanmıyor… Gönlüm genç. Ama, bulunduÄŸum ÅŸartlar da kızla arama bir duvar örüyor: bir ateÅŸ hattı sanki. Ben de aÅŸkımı bu kitaba döktüm”. Rüya bu ya, romanı okuduktan sonra da seni o kızla görüyorum… Kız, tam da senin kitapta anlattığın gibi: Gün ışığı saçlarının arasından süzülüp sarıya dönüşürken onun bakışlarındaki maviliÄŸi görüyorum.

Arkadaşım sustu. Dalıp gitmiÅŸti… SessizliÄŸi bozan ben oldum:
- Evet abi, sonra?…

Kendine gelmesi uzun sürdü. Sonra, titreyen bir sesle:
- Bitti, dedi, seni onunla beraber gördüğüm sırada uyandım.

- İyi ki uyanmışsın abi!… Yoksa …

Şakamı duymadı. Aklı rüyasındaydı:
- Ne kadar etkilendim bilsen, dedi, unutmayayım diye bir yere yazmak istedim, ama baktım ki olmuyor, kâğıda dökülünce bir ÅŸeyler eksiliyor, ben de, rüyamı kendime anlata anlata sabahı ettim… Uyursam unuturum diye korktum… Sana anlatmak için saatin biraz daha ilerlemesine bakıyordum ki sen aradın.

- Abicim ihtiyarlıyoruz, dedim, bak, sana malum olmuÅŸ… Dahası yok!

Dostumun anlatacağı baÅŸka bir ÅŸey de yoktu… Görüşmek üzere iyi günler dileyip tam telefonu kapatıyordum ki, aklıma geldi:
- Abi seni niye aramıştım, biliyor musun, dedim.

- Niye?

- Hatırını sorayım, demiÅŸtim. İyisin ya? Doktora gi…..

Sözümü bitirmeme olanak vermedi:
- İyiydim, dedi, dün geceye kadar iyiydim… Ne zaman ki seni o sarı saçlı mavi gözlü kızla gördüm, …

Sözlerini tamamlamadı, “Hadi eyvallah… Yine de görüşelim” deyip telefonu kapatıverdi.

“Yine de görüşelim” ha?!… Ne demekti bu?

İnal Karagözoğlu
Yarımca, 11 Mayıs 2005

© 2005 İK    

RSS besleme.Bu yazı için · Geri İzleme URL

Yorum yap